tsk etiketini içeren Yazılar
Hibakusha
0
1945 yılının 6 Ağustos’unda pazartesi sabahı 8′i çeyrek geçe ABD Hava Kuvvetleri’ne bağlı Enola Gay isimli nâmert uçak, Japonya’nın Hiroşima şehrine adına Little Boy (Adı batsın!) denilen dünyanın ilk nükleer bombasını attı.Müthiş patlamada 140 bin insan öldü. Bombadan sağ kurtulanlara “Hibakusha” adı verildi; mânâsı “Patlamadan etkilenmiş insan” demekmiş. Japon Hükümeti 2008 yılında çoğu Japonya’da yaşayan 243 bin 692 Hibakusha’yı resmen tanıdı (wikipedia.org).
Bu hadisenin ilginç ayrıntıları var ve mel’un ayrıntıda gizlidir!
Bomba atılmadan birkaç ay evvel, atılacak bombanın etkisini tam olarak ölçmek için “Hedef araştırma kurulu”nca mahvedilmesi düşünülen dört şehrin uçak saldırılarına hedef edilmemesi planlandı ve öyle yapıldı. “Bu bölgelere saldırı yok” fikri pekiştirildi ve bu yüzden bombardıman bölgesi o tarih aralığında hayli göç aldı (Harp hukukunda buna ne denir bilmem fakat ceza kanununda “Taammüd”tür; cürmü soğukkanlılıkla tasarlamak!).
Amerikalılar bombayı atmadan önce Japonların hayat tarzlarını ve alışkanlıklarını araştırıp onların en çok dışarıda olduğu saatlerin istatistiğini tutmuştu. Hedef göründüğünde pilotlar, bombadan en iyi verimi almak için civardaki hava basıncını ölçen paraşüte bağlı radyo sonda cihazlarından üç tane bırakıp sonucu gözlemlediler. “En iyi zaman sabah 8.15 görünüyordu; tam o dakikada attılar. Bomba havada tam 45 saniye süzüldü, 8.16′da yerden 600 metre yükseklikte (ihtiraklı) infilâk etti. Bombayı atan B-29 tipi Boeing savaş uçağı hemen 155 derece keskin dönüş yaparak olay yerinden uzaklaşmaya çalıştı ama bombanın yıkıcı rüzgârı, yerden takriben 10 bin metre yukarıdaki Enola Gay’i öyle bir şiddetle sarstı ki, uçaksavar ateşiyle vurulduklarını sandılar. Mürettebat dönüşlerinde âmirleri tarafından Uçuş Temâyüz Madalyası ile ödüllendirildi.
Ne kadar kargış aldıklarını ise kimse bilemez.
Diyeceksiniz ki ne alâka? Alâkası şu; biz, hepimiz, kim bilir ne zamandan beri bir nevi bombardıman artığıyız; yani Hibakusha! Takriben bir asırdan bu yana devletimizin attığı birtakım bombalar, harici düşmanlardan çok bizi vurmaktadır. 1915 Tehciri, İzmir yangını, Şeyh Sait ayaklanması, Dersim’de olup bitenler, ardından Muğlalı vakası ve 33 kurşun hâdisesi, 6-7 Eylül rezaletleri, Çorum, Kahramanmaraş fitneleri, faili meçhuller, faili meçhuller derken şimdi de Uludere faciası…
Ölmüyoruz, ölüden beter oluyoruz. Şöyle ağız dolusuyla zâlime zâlim, mazluma mazlum diyemiyoruz; işlemediğimiz, tasvib etmediğimiz cürümlerle sersemletiliyoruz.
Daha iki gün önce savaş uçaklarımız, 35 delikanlının başına ölüm oldu yağdı. Hata oldu diyorlar. Böyle hata olur mu ve bu kaçıncı hatadır? BDP’liler hemen 33 Kurşun vakasını hatırlatıyorlar; doğru söylüyorlar. Yine haksızlık ediyorlar diyebilir miyiz? İstihbarat bilgisi üzerine yapılmış diyorlar; böyle kabahatin özrü olmaz, hata kabul edilmeyecek eylemler vardır. “İşimizi yapamıyoruz” veya “Yapmak istemiyoruz” denilse anlarız ama “Hata yapılmış” bahanesi, iyi niyeti kırk yerinden bıçaklıyor.
Buna istihbarat hatası filan demek olmaz, doğrudan rezalettir bu.
Eh, artık ayaklarım suya erdi. Kürt meselesi diye adlandırdığımız şey, o kadar kârlı bir prodüksiyondur ki, dizinin sona ermesini beklemek saflık olur. Bu şartlar, bu veriler çerçevesinde Kürt meselesi çözülmez, iyice kördüğüm olur. Problem çözmek ayıpmış, zülmüş gibi yenilerini icad ediyor, sönmeye yüz tutmuş ateşi kertenkele nefesiyle canlandırıyoruz. Kırk küpü üst üste dizip dengede durdurmak emek ve marifet ister; alttakini çekip problem çıkarmak ise sadece orta zekâ seviyesine mahsus yıkıcı bir hünerbazlıktır.
Nasıl bir kâbustur bu; kötü para iyi parayı kovuyor; Erol Taş’lar kazanıyor filmin sonunda.
Kürt kardeşlerim, sözün kâr etmediği yere geldik. Buna vallahi gönlümüz hiç razı değil. Başınız sağolsun, başımız sağolsun.
Seküler teolojinin molotoflarına karşı mücadele
0Süheyb Öğüt’ün Star Açık Görüş’te yayınlanan yazısı:
PKK ile TSK arasında süregelen mücadelenin nasıl isimlendirilmesi gerektiği noktasında uzun yıllardır müthiş bir kriz yaşıyoruz. Çünkü hepimiz bilinçdışı olsa da gayet iyi biliyoruz ki ismin bizzat kendisi müsemmanın hakikatini doğrudan belirleme gücüne sahiptir ve bu hakikat de her zaman için ideolojik bir hakikat olmak zorundadır. Yani bu mücadeleyi “terörle mücadele” olarak isimlendirdiğimiz zaman başka bir ideolojik hakikate, “savaş” olarak isimlendirdiğimiz zaman başka bir ideolojik hakikate gönderme yapmış oluyoruz. Dolayısıyla asıl mücadele PKK ile TSK’nin silahlı güçleri arasında değil PKK ve TSK’nin, kendi aralarındaki mücadeleyi isimlendirmeleri noktasında cereyan ediyor.
PKK’ya kıyasla hakim olan ideoloji TSK’nin ideolojisi olduğu için, şimdiye kadar tam da bu hakim ideolojinin etrafından örgütlenmiş olan hegemoninin en mühim araçları olarak işlev gören medya, mevzubahis mücadeleyi “terörle mücadele” olarak isimlendirmekte/damgalamakta bir an bile tereddüt etmedi. Etmedi ama PKK ve taraftarları, kendilerini terörist değil gerilla, yürüttükleri mücadelenin de bir terör değil savaş olduğunda ısrar etmekten vazgeçmediler.
Şiddet niçin kötüdür?
Şimdi bu noktada tartışmamız gereken mesele hangi tarafın doğru isimlendirmeyi yaptığını objektif bir şekilde tespit etmek olmamalı. Daha ziyade, bilhassa PKK’nın yaptığı isimlendirmenin ne türden performatif bir boyutu, askıya alınamaz ahlaki bir mesuliyeti kendilerine yüklediğini tavzih etmeye gayret etmeliyiz. Daha sarih bir ifadeyle, bugün artık tahammül edilemez hale gelmiş olan araba yakma, otobüs molotoflayıp genç ve masum bir kızın ölümüne sebep olma gibi eylemlerin “savaşa” mı yoksa teröre/tedhişe mi tekabül ettiklerini ortaya koymamız gerekiyor. Bununla beraber, şayet bu eylemler birer terör/tedhiş eylemleri ise -ki şimdiden söyleyeyim: Öyleler!- o zaman bu eylemlerin bir mücahede olmaktan koptukları ve tabiri caizse anomik bir mücadeleye dönüştükleri noktada ne türden bir siyasallığı ihdas ettiklerini de tespit etmeliyiz.
Terör/tedhiş mevzusunu masaya yatırmadan önce meselenin bir “şiddet” meselesi olmadığını, dolayısıyla teröre/tedhişe karşı olmanın şiddete karşı olmak gibi naif bir duruşa tekabül etmek zorunda olmadığını teslim edelim. Zira “şiddet nedir” sorusuna verilebilecek net bir cevap mevcut değildir ve bu sebeple de şiddetin mutlak surette menfi bir fenomen olduğunu ileri sürmek imkansızdır.
Terör/tedhiş zulümdür
Şiddet, tıpkı hız gibi, kendinde herhangi bir değeri ihtiva etmeyen bir fenomendir. Her şeyin bir hızı vardır: Yerinde duran bir araba, sıfır kilometre de olsa bir hıza sahiptir. Bu yüzden hıza karşı çıkmak demek aslında on beş kilometre hızla gitmeye de karşı çıkmak demektir. Ve her şey bir şiddet uygular, her kuvvet belli bir şiddete sahiptir.
Birisini bıçakladığınızda, bıçaklamayıp sadece tekme attığınızda, tekme atmayıp sadece hakaret ettiğinizde, hakaret etmeyip bağırdığınızda, bağırmayıp konuştuğunuzda ya da konuşmayıp sustuğunuzda da farklı seviyelerde şiddet uygulamış olursunuz. Bu yüzden, seküler teorisyenlerin Şeytan’dan arta kalan boşluğu şiddet kavramıyla doldurmaya çabalamaları son derece beyhude olduğu gibi asıl Şeytani olanı da ıskalamaktadır: Zulüm.
Şiddeti kötü yapan şey, amacıdır, ne için uygulandığıdır. Şiddet, zulmetmek için uygulanıyorsa zulüm olur, adaleti tesis etmek için uygulanıyorsa adalet olur. Öyle değil mi? Sokakta çaresiz bir kadına tecavüz eden bir caniyi durdurmak, kadını kurtarmak için caniye tekme tokat dalmak, zulme karşı -o anlık da olsa- adaleti tesis etmek demek değil midir? Teröre/tedhişe karşı olmakla şiddete karşı olmak arasındaki bu ince, kati ve önemli fark, terörün/tedhişin neden karşı çıkılması gereken bir illet olduğunu da açıklamaktadır. Terörün/tedhişin bizzat kendisi zulümdür. Peki zulüm nedir?
Lafı hiç gevelemeden söyleyelim: Teolojik olmayan bir şekilde yani işin içine vahyi hiç karıştırmadan zulmün ne olduğunu tespit etmek mümkün değildir. Bu minvalde verilen her türden karar ancak metafizik/teolojik bir karar olacaktır; rasyonel değil. Fıkıhta ittifak edilen tarife göre zulüm, olması gerekenin (Hak) olmamasıdır (adaletse olması gerekenin olmasıdır). Neyin nasıl olması gerektiğini de ancak Allah belirler ve vahiy vasıtasıyla insanlara bildirir. Fıkıhta zulüm meselesinin beşeri varoluşla alakalı merkezini teşkil eden hüküm en sarih haliyle Hz Muhammed’in Veda Hutbesi’nde ifade edilmiştir: “İnsanlar!
Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur.” Dolayısıyla canlara, mallara ve namuslara uygulanan her türden mütecaviz şiddet, zulüm anlamına gelmektedir.
Adalet için olmazsa olmaz…
Şayet bu hüküm, herhangi biri tarafından ihlal edilirse, o zaman bu kişiye karşı icabında öldürmek de dahil olmak üzere belli seviyelerde şiddet uygulanır ki bunlar da adaleti tesis ederler. Ama en önemlisi de, bu hükmün askıya alınması söz konusu olamaz, zira askıya almanın bizatihi kendisi -kendilerini İslami örgütler olarak takdimler tarafından yapılıyor olsalar bile- zulümdür. Hükmü bizler ihdas etmediğimiz gibi onu askıya alacak olanlar da bizler değiliz. Zalime karşı yapılan mücadelenin, kendisini zulümden temyiz ve tefrik ederek adaleti tesis etmeye çabalayan bir mücahedeye dönüşebilmesi için mevzubahis hükmün her daim tatbik edilmesi iktiza eder. Bu hükmü askıya alarak üzerinde hepimizin hakkı olan ve kimselerin de canlarına, mallarına, namuslarına kastetmeyen belediye otobüslerini molotoflamak, masum bir canı katletmek, vatandaşların şahsi mülklerini tahrip etmek, amaç adalet dahi olsa zulmetmek demektir. Adalet sadece amaçta değil araçta da saklıdır. Nitekim Maide Suresinin sekizinci ayetinde şöyle buyrulmaktadır: “Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz. Bir kavme olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevketmesin. Adaletli olun, çünkü o, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”
Hepsi de daha ziyade modern marazlar olan devrim, darbe, olağanüstü hal uygulamaları gibi durumlarda askıya alınan şey tam da Veda Hutbesi’nde ifade edilen hükmün kendisidir. Sadece hukukun değil ahlakın da askıya alındığı bu menfi durumlarda ortaya çıkan -artık terör/tedhiş demeye gerek yok- zulmün referansları ulus, devlet ya da sosyalizm ve faşizm gibi muhtelif ütopyalar olmuştur. Her biri insanı aşan bu müteal nosyonlar neticede hem insanları hem de onları muhafaza eden ahlaki hükümleri korkutucu bir şekilde önemsiz hale getirmiştir. Bu büyük Ötekiler karşısında insan, onların peşinden koşan bir nefer olsa bile feda edilebilir hale gelmektedir. Hem de çok paradoksal bir şekilde. Çünkü bu büyük Ötekilerin hem bir taraftan Tanrı için değil insan için varoldukları söylenmekte hem de diğer taraftan insanlar bunların uğruna rahatça kurban edilebilir hale getirilmektedir. Otobüs molotoflayan PKK taraftarı gençleri ya da 17.500 faili meçhule imza atan Jitem üyelerini müsterih kılan tek şey, tam da insanların saadetini tesis edeceklerini düşündükleri o büyük Ötekilerine yaptıkları hizmettir.
Kurbanlaştıran siyaset
Elbette ki Allah da mütealdir adalet de. Ama bunların müteal oluşu, insanın kutsiyetini nefyetmek bir yana, bilakis onu mutlak surette tekit ve teyit eder bir mahiyettedir; tıpkı Veda Hutbesi’nde ve muhtelif ayetlerde beyan edildiği gibi. Bir müteal olarak Allah’ın insanlardan kurban etmelerini beklediği esas zelilse, zulmün mutlak kuvvesi olan hevanın (nefis) ta kendisidir. Dolayısıyla mesele, büyük Ötekilerin hepsinden kurtulmak değildir -ki bu psikanalitik açıdan zaten imkansızdır. Mesele, büyük Ötekimizin kim olduğu ve bizi ne türden bir ideolojik çağrılmaya tâbi kılarak özneleştirdiğidir.
Açıktır ki Allah’ın yerine ulus, devlet ya da sosyalizm gibi büyük Ötekiler ikame edildikten sonra ortaya seküler bir siyaset değil gayr-ı insani bir siyasi teoloji çıkmıştır. Kemalizm olarak da isimlendirebileceğimiz bu siyasi teolojide hukukun askıya alınması suretiyle Kürtler (Diyarbakır Cezaevi’ndeki işkenceler, OHAL uygulamaları, faili meçhuller), Yahudiler, Ermeniler (tehcir, varlık vergisi), Aleviler (Dersim katliamı), muhafazakar Müslümanlar (başörtüsü yasağı, İstiklal Mahkemeleri), solcular (82 darbesi) birer kurban haline getirilmişlerdir.
Gözden çıkarılabilir sivil!
Bu kurbanlardan/mazlumlardan mevcut siyasi yapıya karşı en şiddetli şekilde isyan edenlerse Kürtler olmuştur. Lakin Kürtlerin PKK noktasında sergiledikleri isyanın ufku ve biçimi mezkur eylemlerden anlaşıldığı üzere, kendilerini kurbanlaştıran teolojik siyasetle birebir örtüşmektedir. Başka bir ifadeyle bugün artık kurban, kurban eder hale gelmiş, hukuku/ahlakı askıya alarak Kemalist bir siyaset yürütmeye başlamıştır. Hem egemen iktidarın hem de PKK taraftarlarının, nüfusun büyük çoğunluğunu gözden çıkarılabilir istisnalar olarak gördüğü bir durumda bizlere de bitmek bilmeyen bir istisna halinde yaşamak kalmaktadır.
Halbuki şayet PKK’nın yürüttüğü mücadele tam kendi iddia ettiği gibi bir savaştan ibaretse, o zaman bu savaşın sivillere teşmil edilmemesi gerekir. Savaşın/cihadın ahlaki açıdan performatif veçhesi budur. Ve şayet bu “savaş” gerçekten de adaleti tesis etmek için yapılıyorsa, adaletin de silahla ve kanla tesis edilmesinin bundan böyle mümkün olmadığının farkına varılmak zorundadır. Hele hele taraflarının kahir ekseriyetinin Müslüman olduğu ve bu sayede birbirlerinin zalimi olmayı nehyeden mutlaka hükümlere tâbi olduklarını beyan ve taahhüt etmiş oldukları bir ülkede bu imkanı (İslam’ı) kullanıp insanlara kendi dinlerine daha sıkı sarılmalarını vazetmek yerine onları silaha sarılmaya davet etmenin gafletten başka bir şey olmadığı idrak edilmelidir artık. Mücadelenin bir mücahedeye dönüşebilmesi içinse evvela öfkelerin ve hırsların karşısında mücahede edilmelidir. Aksi takdirde kısır bir kan davasına dönüşen bir kavgada ortada ne Hak kalır ne de adalet. Sadece kurbanlar, gözyaşı ve faillerini de kahredecek bir zulüm…
Süheyb Öğüt
‘Zorunlu askerlik köleleştirmedir’
0Ayn Rand’ın Capitalism: The Unknown Ideal (Türkçesi: Kapitalizm: Bilinmeyen İdeal, Plato Yayınları, İstanbul, 2004) adlı eserinden, Doç. Dr. Berat Özipek’in derleme ile hazırladığı, ve 29.07.2009 tarihinde Star Gazetesinde yayınlanmış kurmaca bir röportaj:
Bu ‘söyleşi’nin hikayesi
Ayn Rand’ın Capitalism: The Unknown Ideal (Türkçesi: Kapitalizm: Bilinmeyen İdeal, Plato Yayınları, İstanbul, 2004) adlı kitabını okurken, zorunlu askerlikle ilgili fikirleri ilgimi çekmişti. Son derece sağlam ve tutarlı bir mantığa dayalı bu güçlü fikirleri okuyucuyla bir şekilde buluşturmam gerekiyordu.
Önce ‘Ayn Rand’ın Perspektifinden Zorunlu Askerlik’ konulu bir makale düşündüm; ama böyle bir çalışma, bazı ifadelerin özetlenmesi, dolayısıyla akıcılığının ve çarpıcılığının kaybolması anlamına gelecekti. Üstelik sıkıcı bir çağrışımı olan makale formunun okumayı özendirmeyeceği de açıktı.
Bu riskini göze almak yerine, yazarın ifadelerine hiç müdahale etmeden, araya sorular ekleyerek, bazen de yazarın kendi kendi kendisine sorduğu soruları kullanarak, daha kolay okunabilir bir metin ortaya çıkarmayı tercih ettim.
Bu ‘söyleşi’deki sorular ve köşeli parantez içindeki okumayı kolaylaştırma amaçlı ifadeler dışındaki bütün metin, Ayn Rand’ın yukarıdaki eserinin ‘Konsensüsün Enkazı’ başlıklı bölümünden alınmıştır.
Ayn Rand’la zorunlu askerlik üstüne:
Bedelli çıkacak mı, askerlik süresi kısalacak mı, vicdani retçilerin hakları ne zaman tanınacak gibi sorular gündemdeki yerini koruyor. Aslında bütün bu tartışmalar, Türkiye’de askerliğin hala zorunlu olması sorununun ürünü olarak ortaya çıkıyor. Oysa insan haklarına dayalı demokratik rejimlerin çoğu, zorunlu askerliğe son vererek bu sorunu yıllar öncesinden çözmeyi başarmış. Ama biz hala zorunlu askerlik uygulamasının sakıncalarını gereği gibi tartışamıyoruz ve zorunlu askerlik karşıtı argümanlardan da yeterince haberdar değiliz.
İşte bu yüzden, zamanda bir yolculuk yaparak, geçen yüzyıla gittik ve Ayn Rand ile sizler için bu konuda bir söyleşi yaptık. Ünlü düşünür, Boston’da Ford Hall Forum’da bir konferans için bulunuyordu. Tarih 18 Nisan 1965’ti.
AYN RAND KİMDİR?
Geniş anlamda liberal gelenek içinde yer alan, kendisine özgü ‘objektivist’ felsefesiyle tanınan Amerikalı bireyci düşünür ve yazar. 1905’te doğdu. Ekim Devrimi sonrası ABD’ye göç etti ve orada kolektivist sistemleri bireyci perspektiften şiddetle eleştiren eserler kaleme aldı.
Kendi içinde tutarlı bir mantık temeli üzerine oturttuğu fikirleri, keskin dili ve romanlarıyla tanındı. Rasyonalizme aşırı vurgusu, Amerikan sağının itici bazı siyasi unsurları ve fikirleriyle yakınlığı ve geçimsiz kişiliğiyle liberal-liberteryen aile içinden de çok eleştiri aldı. Ama seveni de sevmeyeni de onu okudu ve fikirleriyle ilgilendi.
Ayn Rand, 1982’de bu dünyadan ayrıldığında, geride ciddiye alınması gereken entelektüel bir miras ve çok sayıda takipçi bıraktı.
* * *
Zorunlu askerlik köleleştirmedir, diyorsunuz. Askerliğin mecburi olmasına neden karşısınız?
Çünkü bireysel hakların devletçi ihlalleri içinde, zorunlu askerlik en kötüsüdür. O, hakların ortadan kaldırılmasıdır.
‘Hakların ortadan kaldırılmasıdır’ derken neyi kastediyorsunuz?
Zorunlu askerlik, insanın hayatının devlete ait olduğu ve devletin, bireyden hayatını savaş alanında feda etmesini talep edebileceği şeklindeki devletçi ilkeye dayanmaktadır. Bir kere bu ilke kabul edildiğinde, gerisi sadece bir zaman meselesidir.
Biraz daha açık söyleyecek olursanız?…
[Söyleyeyim.] Eğer devlet, kişiyi anlamadığı veya onaylamadığı bir savaşta ‘şehit’ olmaya gönderebiliyorsa ve bunun için onun rızasına ihtiyaç duymuyorsa, bu durumda prensipte bu devlette tüm haklar ortadan kaldırılmıştır.
İyi de hak varsa ödev de yok mu? Zorunlu askerliği haklı göstermek isteyenler, sık sık ‘hakların yükümlülükleri mecbur kıldığı’nı söylüyorlar.
Kime karşı yükümlülükler? Bu, hakların devletin bir lütfu olduğu anlamına gelir. Mantıken, bu fikir bir çelişkidir: tek gerçek fonksiyonu bireyin haklarını korumak olan devlet, bu koruma karşılığında bireyin hayatı üzerinde hak iddia edemez.
Anladım. ‘hakları devlet vermez ki, geri de alsın’ diyorsunuz. O halde geriye profesyonel veya gönüllü ordu seçeneği kalıyor. Öyle mi?
[Evet.] Gönüllü bir ordu, özgür bir ülkeyi savunmanın tek doğru, tek ahlaki ve tek pratik yoludur.
Eğer ülkesine saldırılırsa, bir kişi gönüllü olmalı mıdır?
Eğer kendi haklarına ve özgürlüğüne değer veriyorsa evet. Özgür, hatta yarı özgür bir ülke, yabancı bir saldırı karşısında asla gönüllü eksikliği duymamıştır. Pek çok askeri otorite, gönüllü bir ordunun, yani ne amaçla ve ne uğruna savaştığını bilen bir ordunun, en iyi, en başarılı ordu olduğunu ve zorla askere alınan bir ordunun ise en az başarılı ordu olduğunu ifade etmişlerdir.
İyi de ya gönüllü bulunmazsa? Ya o ülkenin halkı, vatanlarını savunmak için kılını kıpırdatmazsa?
Böyle olsa bile, bu durum ülkenin geri kalanına ülkenin gençlerinin hayatı üzerinde bir hak sağlamaz. Öte yandan, gönüllü bulunmayışı da iki sebepten ortaya çıkar: Birincisi, o ülkede yolsuzluğa bulaşmış, otoriter bir yönetim varsa, bu ülkenin vatandaşları onu savunmak için gönüllü olmayacaktır. Örneğin, Birinci Dünya Savaşı’nda Çarlık Rusya [ordusun]daki müthiş bozguna bakın.
Siz böyle söyleyince aklıma geldi. Ömrünüz vefa etmediği için göremediniz ama, sizden sonra devletiniz Irak’a saldırdığında da diktatörlükten bunalan halkın şiddetli bir direniş ortaya koymadığı söylendi. Her neyse, peki ya ikincisi?
İkincisi, eğer o ülkenin yönetimi, savunma amacı dışında, vatandaşlarının ne kabul ettiği ve ne de anladığı bir amaçla savaşa girişirse, çok fazla gönüllü bulamayacaktır.
Zorunlu askerliği tamamen kaldırmadan, askerlik yapmak istemeyen bireylerin askerlik süresi kadar başka bir kamu hizmeti görmesinin bir çözüm olabileceğini düşünenler var. Ama bildiğim kadarıyla siz buna da sıcak bakmıyorsunuz?
[Elbette bakmıyorum. Zorunlu askerliğin biraz önce ifade ettiğim ahlaki ve hukuki sakıncalarını bir yana bırakalım. Pratik olarak bunun insan kaynaklarının israfı anlamına geldiğini görmüyor musunuz? Düşünün,] pirinç yetiştirmek veya çukur açmak ABD’ye hizmet oluyor, ama kişinin kendisini üretken bir kariyer için hazırlaması olmuyor. Güneydeki orman köylülerimizi veya şehir gecekondularımızdaki okur-yazar olmayanları eğitmemiz ABD’ye hizmet oluyor, ama üniversiteye gitmek olmuyor. Zeka özürlü çocuklara sepet dokumayı öğretmek Birleşik Devletlere hizmet oluyor, ama doktora yapmak olmuyor. [Saçma değil mi?]
Siz Türkiye’yi bilmezsiniz. Bizim ‘kendimize özgü’ koşullarımız var. Devlet büyüklerimiz bizim çok kritik bir bölgede olduğumuzu ve büyük bir orduya ihtiyacımız olduğunu söylüyorlar. Siz onlardan iyi mi bileceksiniz?
Büyük, hantal ordular dönemi geçmişte kaldı. Günümüz savaşı bir teknoloji savaşıdır, pasif, düşünmeyen, şaşkın insanlar sürüsü değil, yüksek derecede eğitimli, bilimsel personel gerektirir. Kas gücü değil beyin, körü körüne itaat değil zeka gerektirir. İnsanlara ölmeleri emredilebilir, fakat düşünmeleri emredilemez. Silahlı kuvvetlerimizin Donanma ve Hava Kuvvetleri gibi daha teknolojik branşlarının zorla askere alınmış personel taşımadığına ve gönüllülerden oluştuğuna dikkat edin. Yani [zorunlu askerliğin mevcut olduğu ülkelerde bile], silahlı kuvvetlerin en az etkili ve bugünün şartlarında en az gerekli kısmı olan piyade için geçerlidir. Durum böyleyse, zorunlu askerliği savunan ve destekleyenlerin düşündüğü asıl şey ulusal savunma mıdır?
Yani zorunlu askerliği savunanların asıl dertleri ülke savunması değil mi?
Burada söz konusu olan soru ülke savunması değildir; zorunlu askerliğin destekleyicilerinin asıl ilgilendiği şey de bu değildir. Zorunlu askerliği savunanlardan bazıları rutin, geleneksel fikirler ve korkularla yönlendiriliyor olabilirler; fakat ulusal düzeyde daha derin bir dürtü söz konusudur.
Açık konuşun Sayın Rand. Nasılsa Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı değilsiniz ve nasılsa hali hazırda hayatta değilsiniz. Dolayısıyla çekinmenize gerek yok. ‘Daha derin’ derken neyi kastediyorsunuz? Zorunlu askerliğin ülke savunmasından başka ve daha derin hangi anlamı olabilir?
[Şöyle izah edeyim:] Yaklaşık on beş yaşından yirmi beş yaşa kadar olan yıllar bir insanın hayatındaki kritik şekillendirici yıllardır. Bu zaman, insanın dünya, diğer insanlar ve içinde yaşadığı toplum ile ilgili izlenimlerini teyit ettiği, kişinin bilinçli kanaatler edindiği, ahlaki değerlerini tanımladığı, tercihlerini seçtiği ve şevk kazanarak veya kaybederek geleceğini planladığı zamandır. Bu yıllar insanı yaşama hazırlayan yıllardır. [Zorunlu askerliğin olduğu ülkelerde] insanın, hiçbir şeyi planlayamayacağını, hiçbir şeye güvenemeyeceğini, seçeceği herhangi bir yolun her an anlaşılmayan bir güç tarafından engellenebileceğini, bilme dehşeti içinde geçirmeye zorladığı yıllar da bu yıllardır. Bu tip bir baskı, konuyu anlıyorsa, genç bir insanın psikolojisi için mahvedicidir, konuyu anlamazsa bu daha da kötüdür.
Peki neden bazı devletler bu ‘mahvedici’ süreci yaşatıyorlar kendi vatandaşlarına? Asıl amaç ülke savunması değilse, askeri amaçlar değilse, profesyonel ordu daha etkili ve başarılı ise, zorunlu askerliğin temel nedeni ne?
Zorunlu askerlik, askeri amaçlardan dolayı gerekli değildir, bu ülkenin korunması için gerekli değildir, fakat devletçiler zorunlu askerliğin kendilerine sağladığı gücü bırakmamanın, hepsinden de öte kişinin hayatının devlete ait olduğu prensibinden vazgeçmemenin mücadelesi veriyorlar. Asıl mesele ve tek mesele budur.
Yani zorunlu askerlik, tam kişiliğinin şekilleneceği ve hayatını kuracağı dönemde bireyi belirsizliğe mahkum etmek, sonra onun kişiliğini ezmek ve devletçi tahakkümü sürekli kılmak için kullanılıyor demek istiyorsunuz. Peki bizim gibi askerliğin zorunlu olduğu ülkelerde, bu uygulamaya hangi temelde karşı çıkmamızı öneririniz?
Zorunlu askerliğin kaldırılmasının başarılmasının, insanın kendi yaşamı üzerinde hakkı olduğu prensibini savunmak dışında hiçbir yolu yoktur. Tam ve tutarlı bir ahlaki-siyasi ideoloji olmaksızın bu hakkı savunmanın yolu yoktur.
Peki ‘laiklik’ ne olacak? ‘Cumhuriyetin kazanımları’ tehlikeye mi girsin istiyorsunuz?
[Ne alakası var? Sorunuzu anlamadım?]
Boşverin. Bizim ülkede ne zaman kayda değer bir reform önerisi gündeme gelse bunları söyleyeceklerini bildiğim için kendi kendime söyleniyordum. Teşekkürler…
Sivilay abladan deterjan reklamı: Yoktur !
0Taraf Gazetesi’nin eğlenceli, kara mizahçı politik Sivilay Abla’sından ilginç bir soruya güzel bir cevap:
Soru: Sevgili Sivilay Abla, ben Proktır & Gambıl firması, Deterjan Kategori Müdürü’yüm. Piyasaya sürdüğümüz deterjan markamızla, ev hanımlarına lekesiz temizliğin gücünü her fırsatta gösteriyoruz. Fakat yaptığımız tüketici araştırmalarının sonuçları gösteriyor ki: lekesiz temizlikte her ne kadar başarılı olsak da, psikolojik nedenlerle, ev hanımlarının yüzde 8,4’ünü çamaşırlarında hiç leke kalmadığına bir türlü inandıramıyoruz.
Bizim gibi, alışverişçi sadakatini en önde tutan, global bir firma için, bu durum büyük sorun teşkil ediyor. İzlememiz gereken pazarlama stratejisi konusunda önerilerinizi bekliyor, cevabınızı kategori toplantımızdan önce bekliyoruz. (Alpcan Günvaran)
Cevap: Sevgili Alpcan, size şöyle bir reklam öneriyorum: Ekranda Rauf Denktaş, kendine has babacan edasıyla “Ergenekon yoktur” diyor. Sonra Orgeneral Başbuğ yine özgün karizmasıyla “JİTEM yoktur” diyor. Ardından Devlet Bahçeli’den “Domuz gribi yoktur” ve Bakan Zafer Çağlayan’dan “İşsizlik yoktur” replikleri duyuluyor. Sayın Başbuğ yeniden görünüyor ve “Yer altından fışkıran silah yoktur, olsa olsa borudur” diyor. Saygıdeğer dört beyefendi ile ekran başındakilerin güven ve inanma duygusu tepe noktadayken elinde beyaz bir gömlekle güzel bir kadın ekranda beliriyor ve “Arıyel ile yıkanan çamaşırda hiçbir leke yoktur” diyor. Seyirciyi şaşırtmaca adına Başbuğ yine çıkıp “Ha bu arada, ıslak imza da kafes planı da yoktur” diyor. Sonra görüntü fade out yapıyor ve zarif bir puntoyla “İnanmak güzeldir” yazıyor. Bence güzel oldu, artık bir koli hediye deterjan gönderirsin.
Dr. Sivilay Genç – Kozmik odadaki otel faturası yazısından.


Ayn Rand’ın Capitalism: The Unknown Ideal (Türkçesi: Kapitalizm: Bilinmeyen İdeal, Plato Yayınları, İstanbul, 2004) adlı kitabını okurken, zorunlu askerlikle ilgili fikirleri ilgimi çekmişti. Son derece sağlam ve tutarlı bir mantığa dayalı bu güçlü fikirleri okuyucuyla bir şekilde buluşturmam gerekiyordu.
Soru: Sevgili Sivilay Abla, ben Proktır & Gambıl firması, Deterjan Kategori Müdürü’yüm. Piyasaya sürdüğümüz deterjan markamızla, ev hanımlarına lekesiz temizliğin gücünü her fırsatta gösteriyoruz. Fakat yaptığımız tüketici araştırmalarının sonuçları gösteriyor ki: lekesiz temizlikte her ne kadar başarılı olsak da, psikolojik nedenlerle, ev hanımlarının yüzde 8,4’ünü çamaşırlarında hiç leke kalmadığına bir türlü inandıramıyoruz.