sinema etiketini içeren Yazılar

Bahman Ghobadi ile alıp veremediğim

0


Bu yazının yazılma sebebi, Cihan Aktaş’ın “İran Kedileri Kimin Umurunda” yazısı ve geçenlerde Meksika Sınırı’nda yaşadığım bir tartışmadır.

Bahman Ghobadi’yi ilk filmi “Sarhoş Atlar Zamanı”ndan bu yana sevmeyerek takip ederim. Adam iyi yönetmendir. Yakaladığı insan hikayeleri üzerinden derdini çok da güzel ve büyük bir sinematografik başarıyla anlatır. Yani, Ghobadi ile alıp veremediğim şey “sinemasal” ya da daha geniş kapsamlı olarak “sanatsal” bir mesele değildir. Daha hayati bir meselede kızgınım kendilerine. Nedir o: Ülkesini pazarlama biçimi.

Vardır böyle üçüncü dünya(!) yönetmenleri. İçine düştükleri umutsuzluk ya da aşağılık kompleksi ile ülkesinde olan biteni tam da gelişmiş(!) ülkelerin sinema baronlarının görmek istediği biçimde anlatırlar. İnsan hakları ihlalleri, hapishaneler, köşeye sıkışmış kadın öyküleri, zor durumda olan azınlıklar, baskıcı yönetim falan filan.

Bir yanlış anlaşılmanın önüne peşinen geçmek isterim. Benim, bir yönetmenin ülkesinde olanı biteni dünyaya anlatmasına zinhar itirazım yok. Zira sinema zaman zaman en çok bu işe yarar. Ve birinci sınıf yönetmenler de bu işi başarıyla gerçekleştirirler. Misal son zamanlarda adına “yeni Romanya sineması” diyebileceğimiz genç kuşak Romanyalı yönetmenler bu işi çok güzel kotarıyorlar.

Benim en temel itirazım Bahman Ghobadi’nin ülkesini “göster bakalım amcalara” müptezelliği ile tüm dertleri İran rejimini alaşağı etmek olan batılı amcalarına pazarlıyor oluşu. Alaşağı olsun olacaksa İran rejimi. Fakat bunu batılı amcalar değil, İran’ın kendi iç dinamikleri halletsin.

Ghobadi’nin, Cihan Aktaş’ın yazısına da konu olan “No One Knows About Persian Cat” adlı 2009 yapımı filminin sadece fragmanını çözümlemek bile, ne demek istediğimi ciddi şekilde ortaya çıkarır. Fragman siyah ekranda “İran’da ifade özgürlüğü, küfür ve rock’n rolla karşı kanunlar vardır” cümlesiyle açılıyor. Ve “aslında bu film bile (o kanunlara göre) çekilmemeliydi” cümlesi ile devam ediyor. Gördüğümüz ilk sahne parçasında duyduğumuz cümleler “Londra’da çalacağınızı duydum” ve peşine “pasaporta, vizeye ve paraya ihtiyacımız var” cümleleri. Sonraki sahnede bir kadın, rock müzik yapan kıza soruyor: “Hangi tür müzik yapıyorsunuz?” Kız “indie rock” diye cevap veriyor. İranlı cahil kadın da “ben indie rockı çok severim, 50 Cent, Madonna, çok iyiler” diye cevap veriyor. Hemen peşine ekrana bir cümle daha giriyor: “Devrim yapmak üzere olan bir ülkede, yeni protest sesler yükseliyor.” Devamında bir ahırda rock müzik yapan bir grup delikanlıdan biri, “elektriği kim kesti” diye soruyor. Diğeri de cevap veriyor: “Babam. Polislerden korkuyor da!” Hemen peşine filmle ilgili iki cümle daha: “bu filmi İran kınadı, dünya selamladı.” Ardından müzik yaptıkları için tutuklanan çocuklar, kelepçeli elini havaya kaldıran bir delikanlı görüntüsü ve bir reklam cümlesi daha: “İlham verici, yaratıcı, özlem ve tehlike dolu!” Ve bir cümle daha: “Kültürel baskı için bir karşı çıkış!”

Şimdi durup düşünelim. İran’da rock müzik yapmanın yasak olması mı daha ayıp, yoksa bir İranlı yönetmenin tam da batılıların sinema salonlarında görmeyi arzu ettikleri şekilde bu yasağı pornografik imgelemlerle teşhir etmesi mi? Bence ikisi de birbirinden ayıp!

Niçin? Çünkü Bahman Ghobadi, İran’daki “kültürel başkaldırının” kodlarını rock müziğin omuzlarına yüklüyor. Yani alenen diyor ki “aslında biz de İran toplumu olarak batılı değerlere sahip bir kültürel devrim yapacağız; rocktır, hip-hoptır bir entegrasyon sağlayacağız gelişmiş(!) ülkelerle ama, bu adi mollalar bizi bırakmıyor.”

Her yerde durmadan karşımıza çıkan çakma aydınlanmacı tavır bu. Ülkesini batıya şikayet edince sonraki filmine kaynak buluyor çünkü. Hatta “Martin Scorsese present” cümlesini bile koyuyor cebine.

Bir başka İranlı yönetmeni örnek verelim de ne dediğimiz tam anlaşılsın. Mecid Mecidi’nin örneğin Serçelerin Şarkısı isimli filminde, İran toplumunun yozlaşmasına ya da zengin-fakir ayrımının keskinliğine dair çektiği nefis sahneler yok mu? Elbette var. Fakat Mecid Mecidi bunu batılı zihne yaranmak yerine içinde yaşadığı toplumu anlamak çabasıyla ortaya koyduğu için bu çabası gayet sahih bir çaba ve izleyende bir “teşhir” duygusu uyandırmıyor.

Bir kere daha altını kalın kalın çizeyim. Toplumsal baskılara, saçma sapan kanunlara, baskıyı İslam adına yapan mollalara falan kafam fena halde bozuktur; hep böyle hissetmişimdir. Fakat bu hissediş, Bahman Ghobadi’nin yaptığı çirkin yalakalığı ortadan kaldırmaz, onu hoş görmemi gerektirmez. Ghobadi’nin çok iyi bir yönetmen oluşu da onu tolere etmemi sağlamaz. Ülkesini pek ucuz bir pahaya satana her dilde “hain” denir çünkü.

İzleyin abi “Bir Zamanlar Anadolu’da”yı. Taş gibi bir Türkiye eleştirisi var filmde. Fakat Nuri Bilge’nin bunu Cannes’da ödül almak için yaptığına dair en küçük bir karine yok elimizde. Kimseye yaranmak, kimseden medet ummak için yapmamış çünkü filmi. Fakat bakın sinematografisine bayılacağınız Yeşim Ustaoğlu’nun “Bulutları Beklerken”ine… “Biz aşağılık Türkler azınlıkları memleketimizden kovduk” mesajıyla dolu film. Bakın Özcan Alper’in “Sonbahar”ına. Taş gibi bir dikta eleştirisidir. Fakat, “dur lan, şu sahneyi de koyayım, şu lafı da edeyim de bilmem ne festivalinin jürisine yaranayım” dememiştir. İzlerken böyle bir şey hissettirmez izleyicisine. Fakat bakın Tomris Giritlioğlu imzalı ve oldukça başarılı bir film olan “Salkım Hanımın Taneleri”ne… “Ayyy, ne iğrenç dönemlerden geçmiş Türkiye, ne pis şu Türkler” teşhiridir.

Bu filmlerin arasındaki “niyet” farkını anlayınca, Mecid Mecidi’nin niçin “içeriden muhalefet eden birinci sınıf bir yönetmen”, Bahman Ghobadi’nin niçin “batılılara yaranmak için çakma muhalefet yöntemleri arayan birinci sınıf bir yönetmen” olduğunu anlayacağız.

Ve umut ediyorum ki bir şey daha anlayacağız: Muhalefet, özgünleşince dünyayı değiştirebilir. İmam Humeyni’nin, Che ile Castro’nun, Aliya’nın, Mecid Mecidi’nin geliştirdikleri muhalefet “özgün”dür. Düzeni değiştirir. Çakma muhalefettense ancak “birilerinin gazını alma” refleksi çıkar. Obama’nın, Oliver Stone’un, Bahman Ghobadi’nin muhalefeti de “çakma”dır işte. Gaz alır. Başkaca bir halta yaradığı da görülmemiştir.

İsmail Kılıçarslan

 

Bir delinin haykırışı (Andrei Tarkovsky – Nostalghia)

0

Andrei Tarkovsky’nin Nostalghia filminden “bir delinin haykırışı”:

YouTube Preview Image

“İçimde hangi atam konuşuyor? Hem aklımda hem de bedenimde aynı anda ayrılamam.

Bu yüzden tek kişi olamıyorum. Kendimi aynı anda sayısız şey olarak hissedebiliyorum.

Fazla büyük usta kalmadı. Zamanımızın gerçek kötülüğü budur.

Kalbin yolları gölgelerle kaplanmış.

Yararsız görünen seslere kulak vermeliyiz. Okul duvarları,asfalt ve refah reklamlarının uzun kanalizasyon boruları ile dolu beyinlere böceklerin vızıltısı girmeli.

Her birimizin gözlerini ve kulaklarını büyük bir rüyanın başlangıcı olan şeylerle doldurmalıyız.

Birisi piramitleri yapacağımızı haykırmalı. Yapmamamızın bir önemi yok.

O isteği beslemeliyiz, ve ruhun köşelerini esnetmeliyiz sınırsız bir çarşaf gibi. Dünyanın ilerlemesiniz istiyorsanız el ele vermeliyiz. Sözüm ona sağlıklıları sözüm ona hastalarla karıştırmalıyız.

Siz sağlıklı olanlar!

Sağlığınız ne anlama gelir. İnsanoğlunun bütün gözleri, içine daldığımız çukura bakıyor.

Özgürlük faydasızdır,eğer gözlerimizin içine bakmaya yemeye,içmeye ve bizimle yatmaya cesaretiniz yoksa! Dünyayı yıkıntının eşiğine getirenler sözüm ona sağlıklı olanlardır.

İnsanoğlu dinle!

Senin içinde su, ateş ve sonra kül ve külün içindeki kemikler ve küller.

Kemikler ve küller!

Gerçekliğin içinde veya hayalimde değilken ben neredeyim?

İşte yeni anlaşmam : geceleri güneşli olmalı ve Ağustos’ta karlı.

Büyük şeyler sona erer küçük şeyler baki kalır. Toplum böylesine parçalanmaktansa yeniden bir araya gelmeli.

Sadece doğaya bak ve hayatın ne kadar basit olduğunu göreceksin. Bir zamanlar olduğumuz yere dönmeliyiz yanlış tarafa döndüğün noktaya. Hayatın ana temellerine geri dönmeliyiz suları kirletmeden.

Deli bir adam size kendinizden utanmanızı söylüyorsa ne biçim bir dünyadır burası!

Şimdi müzik.

Anne! Başının etrafında dolaşan ve sen güldükçe berraklaşan o hafif şey havaymış.

Müzik işe yaramıyor.”

 

İnsan nedir ki ?

0

“Hayat denilen bitmek bilmez karmaşanın ortasında…
 

Kürek kemiği, göğüs kafesi, omurga, kafatası, tırnak, bir ağız dolusu diş;

Romatizma, bel ağrısı, kemik erimesi.

Bol et. Bol kemik.

Bol damar.

Kilolarca bağırsak.

İri göğüsler. Sarkık ciğerler.

Ülser, halsizlik, ameliyat, kahkaha, tokat, küfür, tümör, meme, aşk, gözlük, kepek.

İş bulur, borç alır, altına kaçırır, yalan söyler, sivilcesini patlatır, kaşınır, öğünür.

Fotoğraf çektirir, kırlara koşar, kusar, öper, güler.

Ot yer, hayvan yer, kaşınır, uyur.

Üzülür, düşünür, korkar.
 

İnsan nedir ki?”
 

Reha Erdem - Korkuyorum Anne

Kırmızıgül’ün Tuhaf ‘Hayat’ı

0


Cumhuriyet’in ilk yıllarından ve ilk yönetici elitinden başlamak üzere bugüne dek süregelen ‘ulus-devlet’ inşasının en önemli ayağını Kürt dili ve kültürünün mümkün olduğunca ya görünürden uzaklaştırılması ya da basitçe yok edilmesi oluşturdu. 1925′den 1940′lara kadar aralıksız süren isyanların gösterdiği üzere tek millet ülküsüne en büyük engel olarak duran/kalan Kürt kimliğini zayıflatmak, etkisiz bir unsur kılmak için nüfus değişimlerinden ağır asimilasyon politikalarına her yol denenecekti.[1]

Mahsun Kırmızıgül ve benzerleri Nuri Sesigüzel, İbrahim Tatlıses, İzzet Altınmeşe, Burhan Çaçan, Özcan Deniz, Alişan gibi isimleri Atatürk’ün ölümünden on yıllar sonra tipik birer ‘şark bülbülü’ yapacak kültür siyasetlerinin temelleri daha o zamanlar atıldı. Kürtlerin Türkleştirilmesi sürecinde Kürtçe’nin zayıflatılması çabasının dışında en önemli ayaklardan biri bu kültür siyaseti olacaktı. 1925′ten başlayarak, sırasıyla 1927, 1928 ve 1929′da halk müziği eserlerinin toplanarak Türkçeleştirilmesi için Ankara’dan görevlendirilmiş memurlarca başta Kürt kentleri olmak üzere, Anadolu’ya geziler düzenlendi. Bu geziler, 1937′den 1957′ye kadar da her yıl düzenli olarak gerçekleştirildi ve bu çalışmalardan 10 bin şarkı toplandı. 1961′de de TRT, Erzurum, Kars, Van, Hakkari, Erzincan, Diyarbakır, Elazığ, Urfa, Adana, Bitlis, Muş, Bingöl ve Siirt’e bir gezi düzenleyerek buralardaki şarkıları kayda alıp topladı.[2]

1920′ler ve sonrasında Kürtçe’nin yasaklanması nedeniyle, Kürtçe şarkı söylemekte ısrar eden Mihemed Arif Cizravî, Şakiro (Özcan Deniz’in amcası), Kawis Axa, Mele Ehmedê Batê, Ayşe Şan gibi isimler Misak-ı Milli’yi terkederek müziğe İran, Irak Kürdistanlarında, Ermenistan’da devam etmek zorunda kaldılar. Celal Güzelses, Mukim Tahir gibi isimler Cumhuriyet’in ilk yıllarında; Sesigüzel, Tatlıses, Çaçan, Altınmeşe, Kırmızıgül gibi isimlerse 70′lerden bu yana anadillerinde söylemeden, Türkçe’yi de kabul ederek ülke pop kültüründe ‘doğulu’ türkücüyü oynadılar.[3] ‘Doğulu türkücü’lerin 1920′lerden bugüne değişmeyecek bir pratiği de Türkiye’yi terketmek zorunda kalmış diğer Kürt sanatçıların şarkılarını, içeriğini tamamen değiştirerek Türkçeleştirip okumayı sanatlarının bir parçası haline getirmek oldu.

Aralıksız ilerleyen asimilasyon ve inkar siyasetine 1960′lardan başlayarak güçlü bir şekilde sinema ve edebiyattaki tahrif edilmiş Kürt temsilinin sergilenmesi eklendi. Türk sineması Kürt kentleri ve kültürünü geçen son 50 yıl içinde çağdışılığın Türkiye’deki kalıntıları şeklinde sunacaktı. Ülkenin tüm kültürel-sosyal geri kalmışlığının merkezi olarak, acemi ve özensiz bir oryantalist bakışla ‘doğulu’ların hayatı Şalvar Davası, Düğün, Salako, Kibar Feyzo, Hemşo gibi onlarca başka filmle batılılara anlatılmaya başlandı.[4] Bu anlatımda da Kürtler anadilleriyle değil, karikatürize edilmiş bir aksanlı Türkçe’yle konuşturuldu. Bu filmleri uzunca bir süre, gırtlaklarını zorlayarak ‘doğuca’ sesler çıkarmak zorunda olacak batılı Türkler hazırladı. 80-90 sonrasınaysa şu anki Kırmızıgül, Tatlıses gibi gerçek ‘doğulular’ yetişti. Artık karikatürize edilmiş doğuyu İstanbullu, İzmirli aktörlerin anlatmasına gerek yoktu, ‘doğulular’ kendi kendilerinin karikatürü olmaya hazırlardı.

Kültür-dil siyasetlerinin sonucu, Kürtler üzerine yapılmış hemen her araştırmanın tekrarla vurguladığı geç milliyetçi bilinçlenmenin bu süreçte giderek silikleşmeye ve görünmezleşmeye başlaması oldu. Çağdışılığın, gelişmemişliğin, korkunç törelerin bölgesi olarak resmedilegelmiş Kürt bölgesinde, Kürtlüğün ifadesi siyaseten tehlikeli olduğu kadar kültürel açıdan da tercih edilmeyecek bir ‘ayıp’ haline gelmişti. Dolayısıyla aklı olanın mümkün mertebe bu hem tehlikeli hem de ‘kitch’ kimlikle kendini ilişkilendirmemesi gerekiyordu. Kırmızıgül, Tatlıses, Yıldızhan, Deniz gibi akıllı birçok kişi böyle yaptı. Eğreti bir ne tam Türk ne zaten Kürt, ‘doğulu’yu oynayarak popüler kültürde yükseldikçe yükseldiler.

Ancak tüm bu anlatıyı bozacak, Cumhuriyet elitlerini rahatsız edecek, ‘şark bülbüllerini’ de muhtemelen şaşırtacak bir bastırılanın geri dönüşü hali de eşzamanlı olarak gelişti. 60′lardan bu yana önce sivil, ardından silahlı hale gelmiş bir siyasi-kültürel mücadele bugüne kadar geldi. Bu mücadele ve çekişme, Cumhuriyet elitlerinin yok etmeye çalıştığı şeyi ortaya çıkardı. Kültür siyasetinin itibarsızlaştırmaya çalıştığı Kürtlük yeniden görünür olmaya, kendini ifade etmeye başladı. 15-20 yıl öncesine kadar kendisine Kürt demeye korkanlar korkmamaya, utananlar utanmamaya başladı. Türkiye tarihinde Kürtler arasında görülmemiş bir özgüven gelişti. İsmail Beşikçi’nin ‘Devletlerarası Sömürge Kürdistan’daki ifadeleriyle “öz benliğin inkar edilmesiyle köleleşme-kimliksizleşme” anlamına gelen süreç Yalçın Küçük’ün ‘Kürtler Üzerine Düşünceler’de belirttiği gibi aşağılık duygusunun yenilmesiyle kaybolacak, yitirilmiş milliyetçilik duygusu da yeniden canlanacaktı.

Elbette bu, beri yandan örülmeye çalışılan eğreti kimlik inşası sürecinin bittiğini müjdelemiyordu. Bu kimliksizleştirmeyle-kimliklenme süreçleri birer çetin rekabet içinde devam etti. Kürt kimlik mücadelesi verenler aşağılık duygusunu yıkmaya, Kürtçe konuşmanın ‘kitch’ bir şey olmadığını insanlara anlatmaya çalışırken, Türk popüler kültürü 1950′lerden edindiği ezberi bugüne kadar sürdürdü. Bugün hala tüm popüler dizilerde buradan kalma replik ve temsillerin tekrarına maruz kalıyoruz.

Kürt kimliğine geri dönüşün, onu yeniden sahiplenmenin artık tamamen belirgin bir hale gelmeye başladığı 2000′li yıllarda ise yukarıdaki popüler kültür ürünlerine bu defa Kürt kimliğini güya ‘tanıyan’, Kürtçe’yi Kürtçe, Kürtleri de ‘Kürt’ olarak yansıtan PKK karşıtı propagandif film ve diziler eklendi. Burada da itibarsızlaştırmanın anlamsızlaştığı Kürt kimliği yerine PKK ve onun siyasi-kültürel temsillerine dönük bir insan-dışılaştırma (de-humanisation) egzersizi sözkonusu olacaktı, oluyor. On yıllardır ‘doğuluya’ (Kürtlere) atfen anlatılan tüm ‘yabanilik’ şimdi PKK militanları ve sempatizanlarının omuzlarına yüklenmiş olarak, Tek Türkiye, Şefkat Tepe, Sakarya Fırat, Kurtlar Vadisi gibi yapımlar üzerinden sahneleniyor.[5] Dolayısıyla daha önce Kürt olmayla ilişkilenmenin ayıp-tehlikeli olacağı dönem kapanmış, PKK ve siyasi kanatlarıyla ilişkilenmenin hem tehlikeli hem de utanç verici olarak anlaşılması beklenen bir kültür ortamına girmiş oluyorduk. 90′larda doğuda askeri helikopterlerden dağlara-ovalara atılan siyasi bildirilerden farksız bu dizilerin de beklenen etkiyi yaratmaktan uzak olduğu kısa zamanda farkedildi.

KIRMIZIGÜL’ÜN KÜRTLERİ

18 Kasım’da Atv kanalında yayınlanmaya başlanan, öncesinde çok kapsamlı bir reklam kampanyasıyla desteklenen Mahsun Kırmızıgül imzalı Hayat Devam Ediyor isimli dizi ise bizi yine 60-70′lerin popüler kültür ortamına geri götürüyor. Dizi, ‘Hayat’ isimli 15 yaşındaki bir kız çocuğunun önce ‘cinsel ilişki’ sonrası ‘namus cinayeti’ tehtidine maruz kalması, ardından da 70 yaşında biriyle evlendirilmesi ve kendisini kuşatan ağır, ‘irrasyonel’ toplumsal değerler’i işlerken Türk popüler kültürüne içkin ırkçı-oryantalist tonları olağandışı bir pornografik açıklıkla içeriyor.

Bizi ‘küçük insanların büyük hikayeleri’yle buluşturan dizi, ‘doğuluları’ (Kürtleri) hem kendi gözlerinde hem batılı izleyicinin gözünde ötekileştirmek için her türlü yolu deniyor. Tüm bunları da kadınlar ve namus meselesi gibi yine oryantalist anlatının tipik araçlarını kullanarak anlatıyor. Kadınların söz sahibi olmadığı, çaresizlik nedeniyle alınıp satılan bir eşya olduğu, erkeklerin bir kısmının değer tanımayan kadın düşkünü, diğerlerinin de kadına değer vermeyen para meraklısı karaktersiz karakterler, hayatın kendisinin de her an her şeyin olabileceği bir dram olduğu ‘Kürt hayatı’ dizinin esas anlatısını oluşturuyor.

Diziye dair genel bir ‘siyasi’ çıkarım yapmayı mümkün kılan esas şey de bu; anlatılan hikayenin bir toplumsal yapıdaki marjinalliğe değil, toplumsal yapının kendisinin bir marjinalliğe büründürülmesi. Dizide izlediğimiz toplum, izlemeye dayanmanın zor olduğu, her yanıyla ibret verici bir toplumdur. DolayısıylaHayat Devam Ediyor, bizi yeniden onyıllar öncesi döneme geri götürüyor. Şimdiye dek bir özgüvenli Kürtlük inşa etmiş sıradan izleyici, bu gördüğü iğrençlikler karşısında yeniden kimliğinin bir ayıpla eşdeğer olduğunu ‘görüyor’. En azından murat edilenin bu olduğu anlaşılıyor.

1966′da Ömer Lütfi Akad’ın çektiği, Yılmaz Güneyli Yeşilçam klasiği Hudutların Kanunu’nda sınırdaki Kürt köylülerini çağdaşlaştırma rolü bölgedeki komutanla köy okulunun öğretmenindedir. Ne tarımla ne eğitimle tanışmamış köylüler, Cumhuriyet’in aydınlanmacılığını temsilen öğretmen ve asker tarafından eğitilirler. Aradan geçen 45 yılda tek fark, Kürtleri bu defa batı görmüş bir başka Kürt’ün (Kırmızıgül) çok daha karikatür yollarla eğitiyor oluşudur.

Kırmızıgül’ün ve yayıncısı kanalın bu anlatıyı büyük bir özgüvenle aktarıyor olmasının arkasında da sadece kendi hevesleri yatmıyor. Yıllardır samimiyetsiz bir politik doğruculuğun dili olarak kurgulanan ‘doğu’nun, ‘namus cinayetleri’ gibi bir çağdışılıkla sivil toplum örgütleri ve ana akım medyaca resmediliyor oluşu bunu iyi veya kötü niyetle işlemek isteyenlere tuhaf bir özgüven veriyor. Türkiye’nin başka bir bölgesindeki ‘aksaklığın’ asla bu ölçüde bir kaygısızlıkla işlenemeyeceği bir rahatlık alanı çoktandır oluşmuş durumda. İsteyen, istediği sıradışılığı, anti-modernliği buraya sıkıştırabilir veya burası üzerinden anlatabilir.

Ancak dikkat; bölgenin ‘Kürtlüğüyle’, bundan kaynaklı on yıllardır süren savaşıyla uğraşmayan anlatının çağdışılaşmış yaşanmışlıkları esas gerçek olarak kurması ülkenin batı yakasında kimi yerde açık ırkçılıkla kendini dışa vuran bir özgüven ortamı yaratıyor. Dicle Koğacıoğlu’nun ‘namus cinayetleri’ üzerinden anlattığı sıkıntı[6], burada da başka ‘geleneksel kötülüklerin’ etnikleştirilmesi ve ülkenin diğer bölgelerinin bundan azade olduğu algısıyla kendini gösteriyor. ‘Çocuk yaşta kızların evlendirildiği, namus cinayetinin sıradan olduğu bir utanç vericiliğin coğrafyası’ olarak izlediğimiz yerde hayatın tümünü bir karikatüre benzetmek böylece başka hiçbir bölge için olmadığı ölçüde kolaylaşıyor. Kırmızıgül’ün çizdiği Kürt resmi de rahatça tüm çağdışılıkları, olumsuzlukları içinde barındırabiliyor; çocuk gelin, kuma, başlık parası, ağır yoksulluk, şiddet, cehalet, nedensiz töreler…

Dizinin ilk bölümünün yayınlandığı gün, Kürt meselesine tamamen bir güvenlik çerçevesi ve devletçi perspektifle yaklaşan USAK’ın (Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu) aynı konuda “Evlilik mi Evcilik mi? Erken ve Zorla Evlilikler: Çocuk Gelinler” başlıklı raporunu duyurmuş olmasını da Kürt kimlik halini yeniden bu geri kalmışlık, eğitimsizlik anlatısına sıkıştırma çabasının bir örneği olarak görmek mümkün.

Diyarbakırlı Mahsun Kırmızıgül, sık sık gittiği memleketinin dizide anlattığı yer olmadığını, en kötü ihtimalle öyle kalmadığını iyi biliyor. Bunu bildiği için zaten diziyi ‘curcunanın’ yaşandığı bölgede değil, ilgisiz bir kentte (Nevşehir) çekiyor veya çekmek zorunda hissediyor. Esas ironi belki burada, dizinin tüm anlatısı gibi seti de olmaması gereken bir yerde duruyor.

Hamza Aktan – Birikim Dergisi

[1] Cumhuriyet sonrası ilk adımlarından Şark Islahat Planı (1925) ve İnönü raporu (1935) için bkz: Belma Akçura, Devletin Kürt Filmi, Ayraç. s. 39-64.
[2] Veriler ve rakamlar için bkz, B. Siynem Ezgi Sarıtaş, Articulatıon Of Kurdısh Identity Through Politicized Music Of Koms.
[3] A.g.e.
[4] Bkz, Sebahattin Şen, Kültürel Temsiller, Sinema ve Oryantalizm, Türk Sinemasında Kürt/Doğu Temsilleri.
[5] Bu dizilere dair bir değerlendirme için bkz: Yek Û Şeş: Kürt Meselesi, Gülen Cemaati ve Bir Karşı-Propaganda Girişimi Olarak "Tek Türkiye" Dizisi, Harun Ercan, Toplum ve Kuram.
[6] Bkz, Dicle Koğacıoğlu, The Tradition Effect: Framing Honor Crimes in Turkey, Differences: A Journal of Feminist Cultural Studies.


Nadir ile Simin: Bir ayrılık

0

Cihan Aktaş, İranlı yönetmen Asgar Ferhadi’nin Altın Ayı ödüllü filmini yazdı:

Salt aşka dayanan bir evlilik yapmışsa çift, aşklarının hayatın karşılarına çıkartacağı her meşakketin bir çırpıda üstesinden geleceğine inanmaya meyyaldirler başlangıç yıllarında. Aşk zor zamanların telafi çabası, çöküşten yüzeye çıkarma gücüne sahip başlıca sebep ve asıl olarak da varlığın biricikliğine imanı tazelemede güç kaynağı. Peki durum kötünün kötüsünü çağıran olaylar zinciriyle bir çıkmaza giriyorsa ne olacak… Aşkı paranteze almaya yöneliyor iki kişiden biri, bazen de iki taraf birden; kalpleri parça parça da olsa. Nadir ile Simin’in başlarına geldi bu; boşanma yeteri kadar zorken, Nadir’in alzheimer hastası babasının sorunları nedeniyle daha da ağırlaştı. Maharetli bir hastabakıcı böyle durumlarda şartların kolaylaşmasına katkıda bulunabilir, ama profesyonel bir hastabakıcı değilse tercih edilen henüz, güvenilir bakıcıyı bulmak o kadar da kolay olmaz.

Sözünü ettiğim durum Asgar Ferhadi’nin bu yıl Berlin’de “Altın Ayı” ödülü kazanan filmi, “Nadir ve Simin: Bir Ayrılık”ta yaşandı. Çoğu kez yabancı festivallerde ödüller alan filmlere İranlı eleştirmenlerin burun kıvırdığı görülür. Bu film için farklı oldu. Nadiren yaşanan bir durum çıktı ortaya: Hem eleştirmenler beğendi filmi, hem sinema yönetimi ilk tereddütlerin ardından çok da dışlayıcı bir tutum izlemedi, hem de Asgar Ferhadi’nin beşinci uzun metrajlı filmi gişede seyircinin büyük ilgisine mazhar oldu. Filmin başoyuncuları olan Leyla Hatemi ve Peyman Moadi gerçekten çok başarılı bir oyun çıkarıyorlar. Ferhadi ise İran sineması içinde yeni bir üslup ortaya koyan bir yönetmen kimliğinin altını çiziyor. Ne entelektüel ne de “farsi” olan bir sinema bu. Ne salt festivaller için yapılmış, ne de sadece gişe kaygısını gözettiği söylenebilir. Filmin akışı durgun olmaktan uzak. Buna karşılık sürükleyici olmak adına klişelere de başvurulmuyor.

Eleştirmenlere göre Ferhadi’nin filminin gördüğü ilginin sebepleri şöyle sıralanabilir: Yönetmenin önceki filmleriyle ilgili iyi izlenimler, filmin uluslararası festivallerde kazandığı başarı nedeniyle uyandırdığı merak ve daha önemlisi filmdeki toplumsal gerçekçi çizginin seyircide bulduğu karşılık. Ferhadi son on yıl içinde çektiği “Çarşamba Ateşi” ve “Eli Hakkında” isimli filmlerinde olduğu gibi bu filmde de aile çevresinden topluma, sorunları çözümlemek adına “yalan”ı tabileştiren telakkileri tartışıyor ve fonda da alzheimer hastası babanın ailenin hayatına getirdiği yeni sorumlulukla ilgili meseleler, seyirciyi içine çekiyor.

Filmin alzheimer hastası babaya özgü sarsıcı bölümlerinin dışında aklımda kalan sahneleri: Simin evi terk ederken eşyalarını bavula sığdıramıyor. Ortak olarak sevilen bir cd elden ele dolaşıyor. Anlaşarak ayrılan çift eşyalarını taksim edebilirlerse de biricik kızlarını nasıl paylaşacaklar? Simin babasının yanında kalmak isteyen kızı Terme’ye fısıldıyor: “Merak etme, ben ayrılmak için gitmiyorum aslında, baban yurtdışına gitme, göçme isteğimi geri çeviriyor ya, evden gitmek suretiyle bu konuda düşünmeye zorlamak istedim onu.”

Kimse pek dillendirmese de seyirci biliyor: Simin biraz da alzheimer hastalığının evin fezasını kapatan ağır tezahürlerinden kaçıyor. Unutan Adam, apartman dairesinin sınırlarında sanki Simin’in kendisini unutmasının da müsebbibi olacak. Hani aşkın gücü her şeye yeterdi? Karısı tarafından terk edilen Nadir’in üzüntüsüne bakıcı kadının ihmali yüzünden yatağından düşerek yaralanan babasına duyduğu acıma ekleniyor. Öfkeye dönüşen karışık duygularıyla bakıcı kadını kovuyor evden. Bir tarafta boşanma süreci, diğer tarafta hasta babanın ağır bakımı… Banyoda babasını yıkarken akmaya başlayan gözyaşları, yaşlı adamın sırtından akan sulara karışıyor kahramanımızın. Her şeye rağmen babasına ihtimam göstermek için elinden geleni yaptığını görüyoruz Nadir’in. Onu el futbolu oyununa katıyor, gittiği her yere taşıyor arabasıyla.

Öte yandan Bakıcı Kadın çocuğunu düşürmüştür ve bunu sebebi olarak Nadir’in kendisini evden kovarken merdivenden itmesini gösterir. Mahkemelik olurlar. Yargıç, kadının hamile olduğunu bilip bilmediğini sorduğunda, “bilmiyordum” der Nadir. Sahiden bilmiyor mudur? Terme kuşkulanır ve babasını sorgular. “Biliyordum, sana ders veren öğretmene hamileliğiyle ilgili bir şeyler anlatırken mutfaktaydım ben, duymuştum, ama onu kapıdan kovarken bunu düşünmedim, inan, onu kovarken hamile olduğu bir an olsun aklıma gelmedi”, der Nadir.

Bakıcı kadın her ifadesiyle dindarlığını dillendiren biri, mesela Nadir’in yaşlı babasına eliyle dokunabilir mi, haram olmaz mı bu, adam elden ayaktan düşmüş, yine de nedir fıkhen durumu, bunları sormak için telefonla yetkili mercileri arayıp fetva istiyor. Ancak o da o kadar dürüst değil; hem çalıştığı yeri işsiz güçsüz, lümpen, belalı bir adam olan kocasından gizliyor, hem de çocuğunun düşmesinin asıl sebebini açıklamaktan çekindiği için, Nadir’in onu itip kakması nedeniyle düşük yaptığını iddia ediyor. Oysa gerçek farklı: Daha işe başladığı ilk gün dikkatsizliği yüzünden yaşlı adam evden kaçtı, o da yaşlı adamı caddelerde aradığı sırada bir arabanın çarpması sonucu hiç hafif olmayan, çocuğunu düşürmesine yol açan bir kaza yaşadı. Mesele şu ki yaşlı da olsa bir erkeğe bakma sorumluluğunu üstlendiği işini kocasından gizlediği ve yaşlı adamla ilgili kaza geçirmesine sebep olan ihmalini Nadir’e bildirmekten kaçındığı için de yalana başvurdu. Kaza sonucu çocuğu düşünce de suçlu olarak kendisini hırpalayarak merdivenlerden düşmesine sebep olan Nadir’i işaret etti.

İyi de Nadir onu merdivenlere itmiş olamaz, bu konuda emin kendisi, kızı Terme ile defalarca tatbikat yaptı: Kapıdan itmiş olsa, merdiven basamaklarından yuvarlanması imkansız kadının, böyle bir itme sırasında kişi ancak sahanlığa doğru itiliyor ve oradan da en fazla gidip sahanlık parmaklıklarına yaslanıyor; işte bak, böyle.

Dini bütün kadın gibi meselelere matematiksel açıklamalar getiren babası da fütursuzca yalan söyledi. Bu durumda Terme ne yapsın, kime inansın? Babası hiç de beyaz olmayan bir yalana başvurdu, bakıcı kadının hamile olduğunu bilmediğini bildirdi. Ah evet, kızgındı kadına o sıra, bakımından mesul olduğu hasta babasını evde yapayalnız bırakıp çıkmıştı kadın, bu nedenle de yaşlı adam yatağından düşerek yaralanmıştı; izleri ayan beyan ortada. Çok da geçerli sebeplerle başvurduğu yalanını dile getirdiği takdirde hapse düşebilir ve o durumda hasta babası tamamen ortalıkta kalacak; Terme bunu anlayamıyor mu…

Hiç anlamıyor bunu Terme, sonuna kadar da anlayamadı. Güven duymayı istediği insanların irili ufaklı yalanları karşısında bocalıyor en son ana kadar, babasıyla annesinin boşanma davası için girdiği mahkeme salonunda bile…

 

Sayfa Başına Git