kürtler etiketini içeren Yazılar
Aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar beklemek…
0
İsmet Berkan’ın “Aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar beklemek” başlıklı yazısından:
PKK terörü ve Kürt sorunu konusunda, yakın ge
çmişimizde pek çok kez yaptığımız şeyi bir daha yapmaya başladık ve bu sefer de inançla farklı bir sonuç ortaya çıkmasını bekliyoruz.
Oysa geçmişte ne sonuç alındıysa bu sefer de alınacak olan sonuç üç aşağı beş yukarı aynı olacak; mucizevi çözümler göremeyeceğiz.
Ne oldu da kanlı sarmal yeniden yükseldi, üç-beş ay öncesine kadar gayet ümitli konuşmalar yapılırken bugün neden sadece silahların diliyle konuşuyoruz, aydınlanmaya ihtiyacımız var.* * *PKK’nın yeniden şiddeti tırmandırmayı neden seçtiğini tam olarak bilmiyoruz. Bu konuda ciddi istihbarat eksiğimiz var, bu eksiği tahminlerde ve varsayımlarda bulunarak kapatmaya çalışıyoruz ama bu yanıltıcı olabilir.
Benzer şekilde, hükümetin ‘Kürt açılımı’ ve ‘Artık analar ağlamasın’ diye çıktığı yolda neden rota değiştirdiğine ilişkin bilgimiz de çok az. Buradaki bilgi açığımızı da varsayım ve tahminlerle dolduruyoruz. O da benzer şekildeyanıltıcı olabilir.
Ancak bazı genel kabuller var, anlaşılan bugünlerde PKK ile mücadele konusu yeniden o genel kabullerle (ki tamamen yanlış da değiller) kamuoyu gündemine geliyor: ‘PKK elde silah dağda dolaşan, asker-polis öldüren eli kanlıbir örgüttür, devlet bu örgüte karşı sessiz kalamaz.’Bu genel kabul tamam da, sonrasında bulduğumuz, bulabildiğimiz yegane çare, savaş oluyor.
Son haftalarda hükümetin PKK konusunda girdiği yeni çizgi konusunda çok sayıda haber yapan Sabah gazetesinden dün öğrendiğimiz 5 aşamalı plan şu:1. Uçaklar ve özel kuvvetlere bağlı birimler sınır ötesi de dahil nokta baskınlar yapacak;
2. Polis timleri
araziye çıkacak;
3. Davası devam eden KCK’ya operasyonlar genişleyecek;
4. BDP’liler PKK ile aralarına mesafe koymazsa hukuki süreç başlayacak;
5. PKK’nın yurt dışındaki parası kıskaç altına alınacak.
* * *Sizi bilmem ama ben bu beş maddeyi görünce nedense nostaljiye kapıldım, 90’lı yıllara geri döndüm. Hatta kendi arşivimde bu beş maddeyi o yıllarda aynen yazdım mı diye arama sevdasına bile kapıldım.
Kürt meselesi ve PKK ile mücadele konusunda bunca yıldır aynı şeyleri yapıp farklı bir sonuç çıkmasını bekliyoruz.
Çıkmayınca da şaşırıyoruz, içimizden birilerini beceriksizlikle suçluyoruz.
***
Ahmet Hakan’ın “BDP’ye vurmadan önce cevap verin” başlıklı yazısından:
LÜTFEN cevap verin.
Ama hamasete kaymadan…
Ama sağduyuyu ve ölçüyü elden kaçırmadan…
Ama klişelere sığınmadan…
Ama mantığı savuşturmadan…
Ama acıya ve ıstıraba teslim olmadan…
Lütfen cevap verin:
* * *- Abdullah Öcalan’ın bile zapt edemediğini öne sürdüğünüz “Kandil”i, BDP mi zapt edecek?
- BDP “Kahrolsun PKK, yaşasın hükümet” dediği anda sorun çözülecek mi?
- “Kahrolsun PKK” diyen bir BDP, bölgede bırakın destek görmeyi barınabilir mi?
- BDP’yi hallettiğinizde yerine “MDP” gelmesi kaçınılmaz değil mi?
- Sizin arzu ettiğiniz tarzda şekillenmiş bir BDP’nin, bölge halkı nezdinde itibarı kaç puanlık olur?
- Hadi diyelim ki “Asıl katil BDP” diyerek içimizdeki kini ve nefreti ortaya koyarak rahatladık. Peki sonra? Sonrası ne olacak?
- 20 yıldır BDP ve öncüllerine “PKK’yı kınayın, ondan sonra karşımıza gelin” denildiği halde, bu talep pek bir karşılık bulamıyorsa bunun bir nedeni olması gerekmez mi?
- Her açıdan “kolay lokma” olan BDP’yi hedef göstererek ve işlevsiz bırakarak elde edilecek “kazanım” ne olabilir?
- Koskoca devlet bile “İmralı” ile “Kandil” arasında gidip gelirken BDP denilen parti neden “İmralı/Kandil/taban” üçgeninde sıkışmış olmasın ki?
- Meclis’e girmesinin yolları açılmamış, belediye başkanları tutuklanmış, sürekli hedef tahtasında tutulan bir partiye “Asıl katil sensin” demek biraz ağır kaçmıyor mu?
***
İhsan Dağı’nın “Asıl tuzak ne?” başlıklı yazısından:
PKK saldırıları herkesin kimyasını bozuyor. Bu kaçınılmaz da; insanlarımız ölüyor, acı kavuruyor yürekleri. Tepki göstermemek, isyan etmemek çok zor.
Ancak bilelim ki PKK bizim ‘duygusal’ patlamalarımızla ortadan kalkmayacak. Mücadele akılla, sağduyuyla, serinkanlılıkla yapılmak zorunda.
PKK savaş istiyor, biliyoruz. Bunda şaşılacak bir şey de yok; bir terör örgütü başka ne isteyebilir ki zaten? Önemli olan bizim ne istediğimiz. Barış olsun, kardeşlik devam etsin, özgürlük ve hukuk galip gelsin diyorsak tepkilerimizde ve çağrılarımızda ölçülü olmak zorundayız.
Eğer bütün Kürtleri PKK’nın kucağına atmak istemiyorsanız ‘açılım ve kardeşlik projesi’nden vazgeçemezsiniz. PKK ile mücadelede en etkili ‘yöntem’ budur. Çünkü demokratik siyaset varsa, şiddetin siyaseten kullanımı meşrulaştırılamaz. Açılım ve kardeşlik projesinin varlığı ve devamı Kürt siyasetine şiddet katanları yalnızlaştıracak en ciddi tedbirdir. Şiddetin hiçbir zemininin, gerekçesinin, anlamının olmadığını, kalmadığını en iyi ifade eden ‘açılım’ın devam etmesidir.
Hükümet şimdiye kadar denenmeyeni denemeli; açılım politikalarıyla PKK’ya karşı askerî tedbirleri birlikte götürmek. Başka çaresi yok. Kürtlerin yarısından fazlasının oyunu alan bir hükümet bunu yapabilir ve yapmalı. Türkiye’yi bir otoriter bir ‘güvenlik devleti’ haline getirmeye çalışanlara kulak vermemeli.
Kandil 1990′larda da bombalandı, Kuzey Irak’a defalarca sınır ötesi operasyon yapıldı. Hatta daha fazlası yapıldı; köyler boşaltıldı, ormanlar yakıldı, DEP’liler cezaevine konuldu. Sonuç; sorun çözülmedi. Aksine tüm Türkiye sathına yayıldı.
Şimdi hükümetin elinde ‘demokratik açılım ve kardeşlik projesi’ var. Büyüyen, güçlenen, dünyada itibarı artan bir Türkiye var. 1990′lara istesek de dönemeyiz. ‘Yeni Türkiye’de meşruiyet zemininden çıkan bir devlete kim razı olur?
PKK’yı devlet değil Kürtler bitirecek. Bunun yolu da ‘demokratik açılım’dan geçiyor. O yüzden asıl ‘mayın’ açılım siyasetine karşı döşeniyor. AK Parti hükümeti ve ‘milliyetçi-muhafazakâr’ aydınlar bu tuzağa düşmemeli.
Çıkış yolu – Ali Bulaç
0Ali Bulaç Çıkış Yolu başlıklı yazısında ‘Kürt Sorunu’na dair son gelişmeleri yorumluyor:
Bölgemizi kaosun içine sürükleyen görünür sebepler “etnik ve mezhep çatışmaları” şeklinde tezahür etmektedirler. İş bu noktaya gelmişken, yani mesela artık insanlar mezheplerine veya etnik kökenlerine göre ayrışmaya başlamışken, şu mezhep veya bu etnik kökenden olanların birbirlerine erdemler seviyesinde üstünlükleri kalmamıştır. Sünnilerin mescidini basıp onlarca masum insanı havaya uçuran bir Şii veya Şiileri tekfir edip ölümlerine fetva bulan bir Sünni aynı kulvardadırlar. Benzer şekilde Türklere karşı vahşice bir nefreti yücelten bir Kürt milliyetçisi ile “Kürtler çok oldu, artık onlara bir ders vermeli” diye savaş naraları atan bir Türk milliyetçisi arasında fark kalmamıştır. Zaten eğer hepimizi içinde yakacak bir ateş tutuşturulmakta ise bu cehennem çukuruna bilelim ki, mezhepçilik (Sünni, Şii, Alevi vs.) ve milliyetçilik (Türk, Kürt, Arap vs.) odun atacaktır. En tehlikeli olanı, dindarların da bu anafora kapılıp ayrışmasıdır.
Allah’tan korkan, dinin asli hükümlerini kendine rehber seçen, akıl ve vicdan sahibi Müslümanlara büyük görevler düşüyor. Eğer onlar savrulmayıp “İçimizdeki beyinsizler yüzünden hepimiz helak olacağız” diye bağırabilirlerse, Allah’ın kucaklayıcı rahmeti altında tekrar bir araya gelmemiz, yeni bir hukuk zemininde karşılıklı yaşama iradesini göstermemiz mümkün olacaktır. Bu bizim için tek çıkış yoludur.
Seküler teolojinin molotoflarına karşı mücadele
0Süheyb Öğüt’ün Star Açık Görüş’te yayınlanan yazısı:
PKK ile TSK arasında süregelen mücadelenin nasıl isimlendirilmesi gerektiği noktasında uzun yıllardır müthiş bir kriz yaşıyoruz. Çünkü hepimiz bilinçdışı olsa da gayet iyi biliyoruz ki ismin bizzat kendisi müsemmanın hakikatini doğrudan belirleme gücüne sahiptir ve bu hakikat de her zaman için ideolojik bir hakikat olmak zorundadır. Yani bu mücadeleyi “terörle mücadele” olarak isimlendirdiğimiz zaman başka bir ideolojik hakikate, “savaş” olarak isimlendirdiğimiz zaman başka bir ideolojik hakikate gönderme yapmış oluyoruz. Dolayısıyla asıl mücadele PKK ile TSK’nin silahlı güçleri arasında değil PKK ve TSK’nin, kendi aralarındaki mücadeleyi isimlendirmeleri noktasında cereyan ediyor.
PKK’ya kıyasla hakim olan ideoloji TSK’nin ideolojisi olduğu için, şimdiye kadar tam da bu hakim ideolojinin etrafından örgütlenmiş olan hegemoninin en mühim araçları olarak işlev gören medya, mevzubahis mücadeleyi “terörle mücadele” olarak isimlendirmekte/damgalamakta bir an bile tereddüt etmedi. Etmedi ama PKK ve taraftarları, kendilerini terörist değil gerilla, yürüttükleri mücadelenin de bir terör değil savaş olduğunda ısrar etmekten vazgeçmediler.
Şiddet niçin kötüdür?
Şimdi bu noktada tartışmamız gereken mesele hangi tarafın doğru isimlendirmeyi yaptığını objektif bir şekilde tespit etmek olmamalı. Daha ziyade, bilhassa PKK’nın yaptığı isimlendirmenin ne türden performatif bir boyutu, askıya alınamaz ahlaki bir mesuliyeti kendilerine yüklediğini tavzih etmeye gayret etmeliyiz. Daha sarih bir ifadeyle, bugün artık tahammül edilemez hale gelmiş olan araba yakma, otobüs molotoflayıp genç ve masum bir kızın ölümüne sebep olma gibi eylemlerin “savaşa” mı yoksa teröre/tedhişe mi tekabül ettiklerini ortaya koymamız gerekiyor. Bununla beraber, şayet bu eylemler birer terör/tedhiş eylemleri ise -ki şimdiden söyleyeyim: Öyleler!- o zaman bu eylemlerin bir mücahede olmaktan koptukları ve tabiri caizse anomik bir mücadeleye dönüştükleri noktada ne türden bir siyasallığı ihdas ettiklerini de tespit etmeliyiz.
Terör/tedhiş mevzusunu masaya yatırmadan önce meselenin bir “şiddet” meselesi olmadığını, dolayısıyla teröre/tedhişe karşı olmanın şiddete karşı olmak gibi naif bir duruşa tekabül etmek zorunda olmadığını teslim edelim. Zira “şiddet nedir” sorusuna verilebilecek net bir cevap mevcut değildir ve bu sebeple de şiddetin mutlak surette menfi bir fenomen olduğunu ileri sürmek imkansızdır.
Terör/tedhiş zulümdür
Şiddet, tıpkı hız gibi, kendinde herhangi bir değeri ihtiva etmeyen bir fenomendir. Her şeyin bir hızı vardır: Yerinde duran bir araba, sıfır kilometre de olsa bir hıza sahiptir. Bu yüzden hıza karşı çıkmak demek aslında on beş kilometre hızla gitmeye de karşı çıkmak demektir. Ve her şey bir şiddet uygular, her kuvvet belli bir şiddete sahiptir.
Birisini bıçakladığınızda, bıçaklamayıp sadece tekme attığınızda, tekme atmayıp sadece hakaret ettiğinizde, hakaret etmeyip bağırdığınızda, bağırmayıp konuştuğunuzda ya da konuşmayıp sustuğunuzda da farklı seviyelerde şiddet uygulamış olursunuz. Bu yüzden, seküler teorisyenlerin Şeytan’dan arta kalan boşluğu şiddet kavramıyla doldurmaya çabalamaları son derece beyhude olduğu gibi asıl Şeytani olanı da ıskalamaktadır: Zulüm.
Şiddeti kötü yapan şey, amacıdır, ne için uygulandığıdır. Şiddet, zulmetmek için uygulanıyorsa zulüm olur, adaleti tesis etmek için uygulanıyorsa adalet olur. Öyle değil mi? Sokakta çaresiz bir kadına tecavüz eden bir caniyi durdurmak, kadını kurtarmak için caniye tekme tokat dalmak, zulme karşı -o anlık da olsa- adaleti tesis etmek demek değil midir? Teröre/tedhişe karşı olmakla şiddete karşı olmak arasındaki bu ince, kati ve önemli fark, terörün/tedhişin neden karşı çıkılması gereken bir illet olduğunu da açıklamaktadır. Terörün/tedhişin bizzat kendisi zulümdür. Peki zulüm nedir?
Lafı hiç gevelemeden söyleyelim: Teolojik olmayan bir şekilde yani işin içine vahyi hiç karıştırmadan zulmün ne olduğunu tespit etmek mümkün değildir. Bu minvalde verilen her türden karar ancak metafizik/teolojik bir karar olacaktır; rasyonel değil. Fıkıhta ittifak edilen tarife göre zulüm, olması gerekenin (Hak) olmamasıdır (adaletse olması gerekenin olmasıdır). Neyin nasıl olması gerektiğini de ancak Allah belirler ve vahiy vasıtasıyla insanlara bildirir. Fıkıhta zulüm meselesinin beşeri varoluşla alakalı merkezini teşkil eden hüküm en sarih haliyle Hz Muhammed’in Veda Hutbesi’nde ifade edilmiştir: “İnsanlar!
Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur.” Dolayısıyla canlara, mallara ve namuslara uygulanan her türden mütecaviz şiddet, zulüm anlamına gelmektedir.
Adalet için olmazsa olmaz…
Şayet bu hüküm, herhangi biri tarafından ihlal edilirse, o zaman bu kişiye karşı icabında öldürmek de dahil olmak üzere belli seviyelerde şiddet uygulanır ki bunlar da adaleti tesis ederler. Ama en önemlisi de, bu hükmün askıya alınması söz konusu olamaz, zira askıya almanın bizatihi kendisi -kendilerini İslami örgütler olarak takdimler tarafından yapılıyor olsalar bile- zulümdür. Hükmü bizler ihdas etmediğimiz gibi onu askıya alacak olanlar da bizler değiliz. Zalime karşı yapılan mücadelenin, kendisini zulümden temyiz ve tefrik ederek adaleti tesis etmeye çabalayan bir mücahedeye dönüşebilmesi için mevzubahis hükmün her daim tatbik edilmesi iktiza eder. Bu hükmü askıya alarak üzerinde hepimizin hakkı olan ve kimselerin de canlarına, mallarına, namuslarına kastetmeyen belediye otobüslerini molotoflamak, masum bir canı katletmek, vatandaşların şahsi mülklerini tahrip etmek, amaç adalet dahi olsa zulmetmek demektir. Adalet sadece amaçta değil araçta da saklıdır. Nitekim Maide Suresinin sekizinci ayetinde şöyle buyrulmaktadır: “Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz. Bir kavme olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevketmesin. Adaletli olun, çünkü o, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”
Hepsi de daha ziyade modern marazlar olan devrim, darbe, olağanüstü hal uygulamaları gibi durumlarda askıya alınan şey tam da Veda Hutbesi’nde ifade edilen hükmün kendisidir. Sadece hukukun değil ahlakın da askıya alındığı bu menfi durumlarda ortaya çıkan -artık terör/tedhiş demeye gerek yok- zulmün referansları ulus, devlet ya da sosyalizm ve faşizm gibi muhtelif ütopyalar olmuştur. Her biri insanı aşan bu müteal nosyonlar neticede hem insanları hem de onları muhafaza eden ahlaki hükümleri korkutucu bir şekilde önemsiz hale getirmiştir. Bu büyük Ötekiler karşısında insan, onların peşinden koşan bir nefer olsa bile feda edilebilir hale gelmektedir. Hem de çok paradoksal bir şekilde. Çünkü bu büyük Ötekilerin hem bir taraftan Tanrı için değil insan için varoldukları söylenmekte hem de diğer taraftan insanlar bunların uğruna rahatça kurban edilebilir hale getirilmektedir. Otobüs molotoflayan PKK taraftarı gençleri ya da 17.500 faili meçhule imza atan Jitem üyelerini müsterih kılan tek şey, tam da insanların saadetini tesis edeceklerini düşündükleri o büyük Ötekilerine yaptıkları hizmettir.
Kurbanlaştıran siyaset
Elbette ki Allah da mütealdir adalet de. Ama bunların müteal oluşu, insanın kutsiyetini nefyetmek bir yana, bilakis onu mutlak surette tekit ve teyit eder bir mahiyettedir; tıpkı Veda Hutbesi’nde ve muhtelif ayetlerde beyan edildiği gibi. Bir müteal olarak Allah’ın insanlardan kurban etmelerini beklediği esas zelilse, zulmün mutlak kuvvesi olan hevanın (nefis) ta kendisidir. Dolayısıyla mesele, büyük Ötekilerin hepsinden kurtulmak değildir -ki bu psikanalitik açıdan zaten imkansızdır. Mesele, büyük Ötekimizin kim olduğu ve bizi ne türden bir ideolojik çağrılmaya tâbi kılarak özneleştirdiğidir.
Açıktır ki Allah’ın yerine ulus, devlet ya da sosyalizm gibi büyük Ötekiler ikame edildikten sonra ortaya seküler bir siyaset değil gayr-ı insani bir siyasi teoloji çıkmıştır. Kemalizm olarak da isimlendirebileceğimiz bu siyasi teolojide hukukun askıya alınması suretiyle Kürtler (Diyarbakır Cezaevi’ndeki işkenceler, OHAL uygulamaları, faili meçhuller), Yahudiler, Ermeniler (tehcir, varlık vergisi), Aleviler (Dersim katliamı), muhafazakar Müslümanlar (başörtüsü yasağı, İstiklal Mahkemeleri), solcular (82 darbesi) birer kurban haline getirilmişlerdir.
Gözden çıkarılabilir sivil!
Bu kurbanlardan/mazlumlardan mevcut siyasi yapıya karşı en şiddetli şekilde isyan edenlerse Kürtler olmuştur. Lakin Kürtlerin PKK noktasında sergiledikleri isyanın ufku ve biçimi mezkur eylemlerden anlaşıldığı üzere, kendilerini kurbanlaştıran teolojik siyasetle birebir örtüşmektedir. Başka bir ifadeyle bugün artık kurban, kurban eder hale gelmiş, hukuku/ahlakı askıya alarak Kemalist bir siyaset yürütmeye başlamıştır. Hem egemen iktidarın hem de PKK taraftarlarının, nüfusun büyük çoğunluğunu gözden çıkarılabilir istisnalar olarak gördüğü bir durumda bizlere de bitmek bilmeyen bir istisna halinde yaşamak kalmaktadır.
Halbuki şayet PKK’nın yürüttüğü mücadele tam kendi iddia ettiği gibi bir savaştan ibaretse, o zaman bu savaşın sivillere teşmil edilmemesi gerekir. Savaşın/cihadın ahlaki açıdan performatif veçhesi budur. Ve şayet bu “savaş” gerçekten de adaleti tesis etmek için yapılıyorsa, adaletin de silahla ve kanla tesis edilmesinin bundan böyle mümkün olmadığının farkına varılmak zorundadır. Hele hele taraflarının kahir ekseriyetinin Müslüman olduğu ve bu sayede birbirlerinin zalimi olmayı nehyeden mutlaka hükümlere tâbi olduklarını beyan ve taahhüt etmiş oldukları bir ülkede bu imkanı (İslam’ı) kullanıp insanlara kendi dinlerine daha sıkı sarılmalarını vazetmek yerine onları silaha sarılmaya davet etmenin gafletten başka bir şey olmadığı idrak edilmelidir artık. Mücadelenin bir mücahedeye dönüşebilmesi içinse evvela öfkelerin ve hırsların karşısında mücahede edilmelidir. Aksi takdirde kısır bir kan davasına dönüşen bir kavgada ortada ne Hak kalır ne de adalet. Sadece kurbanlar, gözyaşı ve faillerini de kahredecek bir zulüm…
Süheyb Öğüt
“Aktivist olmadan sanat yapmak entelektüel iktidarsızlıktır”
0Radikal’den Koray Çalışkan’ın İsrailli yönetmen Udi Aloni röportajından:
Documentarist İstanbul Belgesel Günleri 4. kez bizimle. 5 Mayıs’a kadar dünyadan 80 film İstanbul’u ziyaret ediyor. Bu yıl katılan yönetmenlerden biri çok özel: Udi Aloni. Udi hayatını sanat, siyaset ve aktivizm arasındaki ilişkiyi düşünüp yaşayarak geçirmiş bir anti-siyonist. Toronto Film Festivali İsrail’i onur konuğu ilan edince kendi filmini gösteren festivali boykot edecek kadar yürekli bir İsrailli sinemacı.
Sinema ve siyaseti ayırmıyorsunuz. Nasıl oluyor?
Aşkı da ayırmıyorum. Onu da beraber yapıyorum. Bunların hepsi birbirini belirler. Esas sorun, sanat ve siyaseti ayırdığını söyleyenler. Bence bu ayrım üzerine iddialı konuşmak pek politik bir şey, çünkü yaptığın siyaseti gizliyorsun. Aktivist olmadan sanat yapmak entelektüel iktidarsızlıktır. Sanat elimizdeki tek şans. Güçlüler bizi umutsuz kılmak ister. Biz direniriz. Sanatla umudu canlı tutarız. Yanlış anlaşılmasın, politik sanat yapalım demiyorum. Sanat zaten politiktir.İsrail/Filistin’den geldin. Mavi Marmara yola çıkmak üzere. Oradan nasıl görünüyor? İsrailliler müthiş travmatize oldu. Onların kafasında “Türkler bizden”. Nasıl olduğunu anlayamadılar. Gazze’yi kapatmışız. Bütün Filistinlilere ölüm diyoruz. Sonra Özgürlük Filosu ortaya çıkıyor. İsrail barış hareketine de destek veriyor… Mavi Marmara’yı çok seviyorum. Ben ona Nuh’un Gemisi diyorum. İnsaniyet batarken her insandan iki tane var. Gey, lezbiyen, komünist, İslamcı… Yeni bir dil geliştirmeye çalışıyorlar.
Biraz idealize etmiyor musun? Oradaki İslamcılar insan hakları konusunda herkese umut vermiyor.
Evet, idealize ediyorum. Ben sanatçıyım. Biraz abartacağım. Laflarımla bir gerçeklik kuracağım. Ama o kadar da uçmuyorum. Hanin Zogbi’yi tanıyorsun. Filistinli bir kadın milletvekilidir. İsrail vatandaşıdır. Knesset üyesi, yani milletvekili. O da Mavi Marmara’da. Seküler bir kadın. Mavi Marmara’da en çok kim vardı? Mesele bu değil. Mesele, Filistin halkıyla dayanışma. Biz İslamcı değil, güzel insanlar gördük. Gazze için hayatlarını kaybeden güzel insanlar. Bırak biraz idealize edeyim. Yoksa ben de biliyorum. Normal şartlar altında farklı bakardım tabii.Mütedeyyinlerle solcular artık benzer şeyleri savunabiliyorlar. İsrail’de nasıl?
Biz en çok radikal laiklerden çektik. Hepsi siyonistti. Koyu dinciler kalkıp İsrail’i eleştirebiliyor. Ama laikler İsrail’i koruyor. Dini görüş çok önemli değil. Adalet duygusu önemli. Din çok baskıcı olabilir. Ama bir rejim seküler diye illa da özgürlükçü olacak diye bir şey de yok. Adalet, din ve siyaset üstü bir evrensel çağrıdır. Vicdana dayanır.Kürt sorunu ile Filistin sorunu arasında ne gibi bir ilişki var?
Ayrı dersek olmaz. Farkları saymaya başlasak uzar. Ama çok önemli bir benzerlik var. Kürtler Türkiye’de, Filistinliler İsrail/Filistin’de istedikleri gibi yaşayamıyorlar. Dillerini, kültürlerini, topraklarını kendilerini istedikleri gibi çekip çeviremiyorlar. Üzerlerinde polis, savcı, devlet şiddeti var. İşin ilginci, Filistinlileri kurtarmaya çalışan bazıları burada Kürtlere dair bir adım atmıyor. Filistin ve Kürt sorunu, ikisi de Türkiye ve İsrail’de bir ahlaki turnusol kâğıdı. İkisi de mağdur halklar. Bu nedenle İsrailli Filistinliye, Türk Kürt’e borçlu. Türkiye biraz daha iyi durumda. Sizde çözüme doğru bir yöneliş var. Bizde durum kötü. İsrail kendisini bir intihar bombacısı yaptı. Patlatacak yer arıyor. Biz 65 yıldır Filistinlilerin canına okuyoruz. Ayıp be! Hâlâ mağdur edebiyatı yapıyoruz. Her İsrailli, Filistinlilerin başına gelenden sorumlu. Her Türk, Kürtlerin başına gelenden sorumlu. Beni ilgilendirmez, ben berberim, ressamım, bilmem neyim, sorumlu değilim diyemezsin.İsrail sinemasında yeni bir yönelim var. Herkes eleştirel buluyor, sen eleştiriyorsun.
Lübnan filmi Beşir’le Dans, diğerleri… Muktedirin travma sonrası sorunlarını irdeliyorlar. Yani düşün, sen birine tecavüz ediyorsun. Sonra tecavüzcünün nasıl da üzüldüğünü falan anlatıyorsun. Hadi canım! Bunlar kendini beğenmiş, kibirli filmler. Beni muktedirin güzyaşları ilgilendirmiyor. Sinemacı deyince Elia Süleyman vardır. O ne yapıyor? Mazlumu anlatıyor. Ona soruyor. Onu görüyor, gösteriyor. İsrailli sinemacıların çoğu muktedirden mazlum peydahlayan işler yapıyor. Gey askermiş, Sabra-Şatilla’da ne olmuş? Adam Kanada’ya gidip öğrenmeye çalışıyor. Ulan Sabra-Şatilla burnunun ucu, gidip onlara sorsana! Boşver bunları sen. Acıyı yücelten, kutsayan, acı çekeni görmeyen filmler… Sormuştun ya, sinema siyaset diye. Bu filmler işte süper politik filmler. Ben film yapacaktım. Gittim Yaser Arafat’a. “Bizi affetmeniz için sanat yapmak istiyorum” dedim, “Ne yapmalıyım?” Beni vatan haini ilan ettiler.UDİ ALONİ KİMDİR ?
Udi Aloni 1959 doğumlu. Sanat yaşamı resimle başladı. ‘Yerel Melek’ ve ‘Bağışlanmak’ adlı filmleri uluslararası tartışmalara yol açtı. İsrail-Filistin çatışmasına özel ilgi gösterdi. Türkçesi de çıkan ‘Bir Yahudi Ne İster?’ adlı kitap, hem Aloni’yi daha iyi tanımak hem de S. Zizek, A. Badiou ve J. Butler’ın Aloni sineması çerçevesinde Ortadoğu sorununa yönelik görüşlerini öğrenmek için iyi bir fırsat. Kitapla birlikte ‘Bağışlanmak’ filminin DVD’si de veriliyor.


