Kitap etiketini içeren Yazılar
Bir Ulusalcı Nasıl Düşünür?: Seküler Milliyetçiliğin Zihin Haritası
0KitapHaber‘den Talha Dereci’nin yazısı:
Ufuk Kitap’ın Türkiye’yi Okumak adlı serisinin üçüncü kitabını Ferhat Kentel’in önsözünü yazdığı Selma Şevkli’nin “Bir Ulusalcı Nasıl Düşünür? / Seküler Milliyetçiliğin Zihin Haritası” adlı kitabı dolduruyor. Selma Şevkli psikoloji bölümünde lisansını tamamlarken (Hacettepe Üniversitesi) yüksek lisansını da Bilgi Üniversitesi’nde Kültürel İncelemeler üstüne yapmış, ABD’de sosyal bilimler ve özel eğitim alanlarında eğitim görmüş biri. Kitabın içeriğini de konu bakımından dikkate değer ve fikrimce alanında akademik çalışması nadir bulunan bir alandan seçmiş; bir ulusalcının “neleri nasıl konuştuğu”nun analizi. Aslında çoğumuzun bildiği ama akademik camiada veya sosyal bilimlerde tam olarak tanımlanmamış ve “ulusalcı” olarak nitelendirdiğimiz bu toplulukların hayata bakış açıları, üslupları, belirli konulardaki görüşleri saha çalışması metodu ile analiz edilmeye çalışılmış. Süreç içerisinde en küçüğü 21, en büyüğü 72 yaşında olan, Bostancı, Alibeyköy, Şişli, Çapa, Bakırköy, Beşiktaş, Bahçeşehir semtlerinden 17 kişiyle (akademisyen, işletmeci, yönetici, emekli, üniversite öğrencisi, mühendis, öğretmen, radyo programcısı, grafik tasarımcısı) bizzat görüşülerek bu kişilere bazı sorular soruluyor. Saha çalışması olması ve bizzat birinci ağızdan örnekler ile çalışmanın şekillendirilmesi eserin okunabilir ve gerçekçiliğini, inandırıcılığını göstermesi açısından önemli.
Daha önce de belirttiğim gibi ulusalcı kavramı (Türkiye’deki örnekleri bakımından) daha henüz tam anlamıyla tanımlanmadığı için yazar öncelikle; milliyetçilik, sekülerizm, laiklik ve kutsallık kavramlarını açıklayarak en sonunda seküler milliyetçilik kavramını ortaya çıkartıp ulusalcı kavramını bu şekilde tanımlıyor. Bu tanımdan yola çıkarak, kitaptaki örneklerle bu tanımı harmanlayıp yukarıdaki belirtilen kavramlar ile birlikte analiz edildiğinde ulusalcı dediğimiz kişilerin birtakım özellikleri ortaya çıkıyor. Keskin çizgileri olmamak kaydı ve değişilebilirlik olasılığını da düşündüğümüzde ulusalcı profili şu şekilde tanımlanabilir; azınlıklara karşı “alerjisi” olan (özellikle Kürt ve Ermenilere), anti-emperyalist, bir takım kavramları fazlasıyla kutsallaştıran/tabulaştıran (bayrak, vatan, Atatürk, cumhuriyet, Anıtkabir, İstiklal Marşı), sürekli tedirginlik ve endişe içinde olan, kendisi gibi düşünmeyeni ötekileştirmiş hatta bunu da aşıp onlara yaşam hakkı bile tanınmamasını düşünen, kendisi ile karşıt görüşteki insanları özellikle üstte belirtilen “kutsal” konular hakkındaki fikirlerinden dolayı “vatan haini, gerici, şeriatçı, yobaz, cemaatçi, AKP’ci, koyun sürüsü, türbanlı, çarşaflı, beyni yıkanmış” gibi kelimelerle tanımlayan, Kemalizm’i siyasi (ve kimi zaman dini) anlamda bir ideoloji olarak gören topluluklar. Şüphe yok ki bu toplulukların diğer özellikleri cumhuriyet mitinglerine ya katılmış ya da desteklemiş, Ak Parti’den ne yaparsa yapsın nefret eden, büyük çoğunluğu CHP’ye oy vermiş, CHP’den umduğunu bulamayanların MHP’ye oy verdiği ve çok az bir bölümünün de TKP, İP gibi partilere oy vermiş topluluklar.
Kişilerin sorulara verdiği cevaplara geçmeden önce bu “zihniyet haritasının” başlangıç yerinden, olayın kökünden biraz bahsetmekte fayda var. Bu olayın başlangıcını Türkiye’nin modernleşme/batılılaşma sürecine kadar indirgemek yanlış olmaz. Lakin milliyetçilik kavramının Türkiye’deki tarihsel gelişimini ele aldığımızda en yoğun yaşanılan ve ilk adres olarak gösterilebilecek dönem cumhuriyetin kuruluş yılları ve tek parti dönemidir. Devletin resmi ideolojisi olan Kemalizm’in alt yapısını oluşturan bu toplum mühendisliğinin amacı tektipleştirme, resmi ideolojiye “itaat” edecek aynı düşünen insanlar yetiştirme ve bir “milli” kimlik (Türk) inşa etmek. Bu inşa sürecini kabaca 3 dönemde anlatmak mümkündür. Birinci dönem, Atatürk’ün Samsun’a çıkışından cumhuriyetin kurulmasına kadar ki dönemde milliyet/millet kavramı daha çok Müslümanlık üzerinden tanımlanmıştır. Osmanlı Devleti’nin “küllerinden doğan” yeni bir oluşumun bu yönde ilerlemesi ve kendini bu şekilde tanımlaması normaldir. Meclisin dualarla açılması, mecliste tarikat mensuplarından din adamlarına kadar geniş kesimden “dini vasıflı” kişilerin bulunması, Atatürk’ün İslam, halife ve peygamber hakkında yapmış olduğu çeşitli söylemler bunu destekler niteliktedir. Yani bu dönemde dini karakter baskındır. İkinci dönem, ki bunu da cumhuriyetin kuruluşundan Büyük Buhran’a kadar uzatabiliriz, bu dönemde dinden bir anda ciddi ve büyük çapta bir “kopuş”, “uzaklaşma” görülür. Bunun yerine Türk kavramı daha ön plana çıkartılır. Dinin camilerde, sokakta, gündelik hayatta yer almasındansa gönüllerde yaşanması daha “makbul” görülür. Bu dönem “batılılaşma” uğruna “geleneklerden” vazgeçildiği/vazgeçilmeye zorlanıldığı dönemdir. En büyük gelenek olan din de bu dönemden fazlasıyla nasibini almıştır. Medreselerin kapatılmasından kılık kıyafet değişikliğine varan ve dinin sosyal, siyasal hayattan uzaklaştırıldığı bu dönemde “Türkçe konuş daha fazla konuş” gibi sloganlar eşliğinde Türk ırkının yüceltilmesi ve her iyiliğin, ilklerin altında Türk ırkının bulunduğunun anlatılması bunlara örnektir. Bu dönem sekülerizmin ortaya çıktığı dönem olarak da nitelendirilebilir. Kemalist inşa sürecinin son aşaması ise; 1929-1938 (1945’e kadar da uzatılabilir) arası olarak söylenebilir. Bu dönemde Türk kavramı daha da ön plana çıkartılmıştır ki dönemin dünyadaki örnekleri de dikkate alındığında milliyetçilik kavramının fazlasıyla abartıldığı ve ırkçılığın konuşulduğu, zihinlere yerleştirildiği bir dönemdir. Kafatası ölçümleri, safkan Türk ırkı oluşturma ve özelliklerini belirginleştirme, Türk kanının yüceltme bunun göstergesidir. Bu toplum mühendisliğinde hiç şüphe yok ki en temel araç eğitimdi. Türk milli eğitim sisteminin bu inşa sürecinden geçen, yıllarca bu sistemle büyüyen ve “gözünü açamayan” içinde bulunduğu durumun farkında olamayan bu nesillerin bir analizi bu kitap.
Bu zihniyetteki nesilleri bilmeyenler okurlar, kişilerin sorulara verdikleri cevapları okudukça hayli şaşıracaklardır şüphesiz. İşte “ulusalcı” dediğimiz bu kişilerin bazı görüşleri şunlar;
“Ben Türklüğümden çok memnunum, nüfus kağıdımdan İslam’ı sildireceğim, İslam’ı kabul etmiyorum. Türk’üm yazdırmak en güzeli.”
“Cumhurbaşkanının eşinin türbanlı olması beni fazlasıyla rahatsız ediyor. Başörtüsü değil de beni dışarıda böyle temsil etmesi çok yanlış. Dışarıda terörist zannediyorlar direkt.”
“Benim yanımda başörtülü bir insan üniversiteye giremez. Köküne kadar karşı bir insanım. Şişli’de bayrağa saygı duyup AKP’ye oy veren kesim de oradaydı. Ve ben o insanlarla yan yana durmak istemediğim için gitmedim ve evde oturup ağladım.”
“Din üstüne kurulu bir devlet olmaya başlıyoruz. Halifelik geri getirilmeye çalışılıyor. Yurt belli yerlerde gizli anlaşmalarla satılıyor.”
“[Ordu] Hemen [darbe] yapsın, 3 senedir yalvarıyorum. Dün de dedim, yapsın, caddeye çıkıp göbek atacağım. Çarşaflıları getirip sahile salıyorlar. E-muhtıra dediler heyecanlandım, fos çıktı. Türkiye bütün başörtülü oldu. Artık bizler azınlığız. Hastanelere bile girdiler. Bir sürü koyun sürüsü.”
“Atatürk’ten sonra hepsi vatanı sattı. Ecevit dahil zaten çoğu mason. Kürt olsam, başka şansım yok PKK’lı olurdum ama neden empati kurayım ki o benim düşmanım. O, şartlar ne olursa olsun o hatayı yapmış bir kere, artık düşman, düşmanla empati kurulmaz. Suçsuz bile olsa vururum.”
“O zamanlardan bu zamana ileriyi gören bir insan. Hani diyorlar ya İsa dönecek gelecek, keşke onun yerine Atatürk dirilse de gelse.”
“Beni dünya standartları ilgilendirmiyor, Türkiye’de olamaz! Bence başı kapalı olan, sakalı olan, çarşaf giyen üniversiteye giremez, liseye de giremez. Bence eğitim de almamalı. Devlet dairesinde çalışamaz. Dine de karşıyım, türbana da toptan.”
“Benim için Türklük kavramı tehlikede. Çünkü çok fazla dinle paralel anılmaya başladı. İnsanlar artık Türk değil, Müslümanlar ama Türk diyorlar. Benim Türklüğümün hiçbir parçasını Müslümanlık oluşturmuyor. … Müslümanlık da zaten Türklerin zorla kabul ettiği bir şey. Zorla oldu bu. Türkler normalde güneş tanrısına inanıyorlardı. Türklük kavramının yanında dini kabul etmiyorum.”
“Benim için milli kimliğim daha ön planda. Milliyet çok daha önemli. Din zaten benim için ikinci planda. İslamiyet olduğu için daha da geri planda. Belki Hristiyan olsaydım din meselesine bu kadar takmazdım.”
Bu ve buna benzer bir sürü görüş var kitapta. Türkiye’deki demokrasiyi “fazla” hatta “iki numara büyük” bulan, başörtülüler karşısındaki nefretten dolayı “şeriatı darbeye tercih eden” ve “darbe olsun yeter ki şu pislikler temizlensin” diyen kimliğindeki din yerine Türk yazdırabilecek noktaya gelen kişiler bunlar. Şüphesiz ki bir genelleme yapmak uygun düşmez. Lakin ezici büyük bir çoğunluğun bu görüşlerde olduğunu ülkemizdeki birçok kişi bilmektedir. Bu durumun siyasal ve sosyolojik analizlerini bu gibi örneklerle analiz etmeye çalışan Selma Şevkli’nin bu kitabı ciddi manada alanının temel eserlerinden biri niteliğinde. Mutlaka okunmalıdır.
Bir Ulusalcı Nasıl Düşünür?: Seküler Milliyetçiliğin Zihin Haritası
Selma Şevkli
Ufuk Kitap
Kafka’nın Oku Dediği…
0
Bütünüyle bizi ısıran, bizi zehirleyen kitapları okumalıyız.
Okuduğumuz kitap, kafamıza balyoz indirilmiş gibi bizi uyandırmıyorsa neden zahmete girelim?
Mutlu kılsın diye mi?
Hiç kitap olmasaydı da o denli mutlu olurduk;
Kendimizi azıcık sıkarsak, bizi mutlu edecek kitapları biz de yazabiliriz.
Bize gerekli olan, en acı verecek talihsizlik gibi bize vuran kitaplar.
Kendimizden çok sevdiğimiz birinin ölümü gibi vuran, insanlardan uzaklara, ormanlara, sürgün edilmiş duygusu veren, intihar gibi kitaplar.
Kitap içimizdeki donmuş denize inen balta olmalı.
Franz Kafka
( Kaynak: Okumanın Tarihi / Alberto Manguel; Yapı Kredi Yayınları )
Halil Cibran’ın Aşk Mektupları
0
Bir süre önce aldığım ama kitaplığımda durmaya mahkum ettiğim bir kitap ilişti gözüme. Lübnan’lı yazar Halil Cibran’ın Aşk Mektupları. Kitabın satırları arasında dolaşırken tuhaf hissettim kendimi. Lübnanlı olup Amerika’da yaşayan Halil Cibran’ın Filistin’de doğan Mey Ziyade ile mektuplaşmalarını içeriyor kitap. Önce yazılarından tanışıyor iki yazar, edebi tenkitler, fikir paylaşımları ve sonrasında bir aşk yolculuğuna dönüşüyor mektuplar. Halil Cibran ölene dek yaklaşık 20 yıl devam ediyor bu yazışmalar. İşin ilginç yanı, ikisi de birbirini hiç görmüyor. Belki de aşklarını büyüten buydu, hayallerinde kurdukları sevgili ve hayallerinde paylaştıkları sevgili olmaları..
“Çünkü satırlara herşey yazılabilir, okuyacak kişi karşınızda değildir, çekinmeden yazabilirsiniz, eğer karşımda olsaydınız, size asla bunları söyleyemezdim” diyor Mey Ziyade, bir mektubunda. Mektuplar iki yazarın kaleminden çıkınca edebi metinlere dönüşmüş hemen..
Bana dokunan kısmı ise, bir ölünün mahrem satırlarını okumak oldu. 80 yıl önce yazılan sevgi ve aşk dolu satırlar.. Kapaktaki Halil Cibran fotoğrafına baktım bir süre, bir ölüyle konuşur gibi hissettim.. Acaba bu satırların okunmasını ister miydi?..
Kitaptan altını çizdiğim yerler:
*”Keşke sesimi kanatlandırmak ve mırıltılarımı şarkılara döndürmek için burada olsaydın. Yine de “yabancılar” arasındayken görünmez bir “dostum” beni dinleyip tatlılık ve duyarlılıkla gülümsediğini bilerek konuşacağım.”
*“Sana karşı taşmalarım – ne demek bu? Bütün bunlarla ne demek istediğimi gerçekten bilmiyorum. Ama senin sevdiğim olduğunu ve sevgiye saygı duyduğumu biliyorum. Şunu tamamen bilerek söylüyorum ki, aşk en azından büyüktür. Aşkın eşlik ettiği yoksulluk ve sıkıntılar sevgisiz zengilikten çok daha iyidir. Bu düşünceleri sana itiraf etmeye nasıl cesaret edebiliyorum? Böyle yaparak onları yitiriyorum… yine de bunu yapmaya cesaret ediyorum. Tanrı’ya şükürler olsun ki bunları söylemeyip yazıyorum, çünkü şu anda burada olsan, hemen geri çekilip uzunca bir süre senden kaçarım ve söylediklerimi unutuncaya kadar da beni görmene izin vermem. … Güneş ufukta kayboldu, harika şekilli güzel bulutların arasından parlak tek bir yıldız belirdi, Venüs, Aşk Tanrıçası. Bu yıldızda bizim gibi aşk ve arzuyla dolu insanlar mı oturur acaba? Acaba Venüs de benim gibimi ve kendi Cibran’ı mı var -kendi uzakta ama aslında çok yakında olan güzel varlık- ve acaba o da şu anda, ufukta titreyen alacakaranlıkta, alacakaranlığı karanlığın izleyeceğini ve karanlığı ışığın izleyeceğini ve günü gecenin izleyeceğini ve geceyi günün izleyeceğini ve sevdiğini görmeden önce bunun defalarca tekrarlanacağını bilerek ona mektup mu yazıyor? Ve böylece alacakaranlığın ve gecenin bütün yanlızlığı hiç sezdirmeden ona yanaşıyor. O zaman o anda elindeki kalemi alacak ve karanlıktan, bir adım kalkanına sığınacak: Cibran”
*”Bazen uzakta olan bir dost, yakında elinizin altında olan bir arkadaştan daha iyidir”
*”Her ruhun bir mevsimi vardır. Ruhun kışı ne baharı gibidir ne de yazı sonbaharı gibi”
*”Benliğin tüm özellikleri içinde karamsarlıktan daha kötüsü yok. Hayatta hiçbir şey kişinin kendisine “sen yenildin” demesinden daha zor bir şey olamaz”.
*”…karamsarlık sesi olmayan, sessiz bir histir.”


