Laiklik ve İslam

0

Başbakan Erdoğan’ın Mısır ziyaretinde yaptığı Laiklik tavsiyesi ve aldığı tepkiler üzerine yaptığı açıklamalara Zaman’dan Ali Bulaç ve Yeni Şafak’tan Rasim Özdenören yanıt verdi:

 

Arap âlemine önerilen laikliğe şu gerekçeler gösterildi: “Kişi laik olmaz devlet laik olur.

Bir Müslüman laik bir devleti başarıyla yönetebilir. Devlet her inanç grubuna eşit mesafede olur. İster Müslüman ister Hıristiyan ister Musevi ister ateist olsun, hepsinin güvencesidir.” Bunlara yakından bakalım:

Bu önermenin eşyanın tabiatı gereği imkânsız olduğunu söylemek mümkün. Çünkü devlet tüzel bir kişiliktir, gerçek şahıs değildir. Devlet eğer toplumun en geniş anlamda kendi kendini siyasi olarak var kıldığı bir organizasyon ise, bu organizasyonun somut tezahürü olan aygıtı toplum ve gerçek şahıslar oluşturmuş demektir. Gerçek şahısların duygu ve düşünceleri, belli inançları, âlem tasavvurları, dünya telakkileri vs. vardır. Anne-baba ve çocuklardan müteşekkil aileyi, belli bir hizmeti deruhte etmek üzere bir araya gelen sivil bir kuruluşu, bir vakfı, bir meslekî örgütü, onu var eden şahıslardan bağımsız düşünebilir miyiz? Elbette hayır! O halde devleti de, onu meydana getiren şahısların inanç ve düşüncelerinden, yani dinlerinden de ayrı düşünemeyiz.

“Din-dışı devlet” veya “din-dışı siyaset” ontolojik olarak muhal olduğundan, bundan anlamamız gereken iki şey olabilir ancak: Biri Batı tarih tecrübesinin bizzarure ortaya koyduğu üzere “Kilise’nin ve din adamları sınıfı (ruhban)ın mutlak etkisinden kurtarılmış devlet ve siyaset”, diğeri “Hangi din ve inançtan olursa olsun, herkese inanma, din seçme, inancına göre yaşama özgürlüğünü tanıyan ve bunu hukuk güvencesi altına alan devlet veya siyaset” biçimi.

Bizim tarihimizde “ruhani-cismani iktidar ikiliği ve Kilise/din-devlet çatışması” yaşanmadığından ilk gerekçe anlamsızdır. Bunun için laik olmaya gerek yoktur, bizim böyle bir sorunumuz olmamıştır. Laikliği insanların özgürce din seçmesi, din ve vicdan özgürlüklerine sahip olması ve dinlerine göre yaşaması manasında alırsak, bu zaten Kur’an ve Sünnet tarafından böyle emredilmiştir; İslam tarihinde tatbikat ana hatlarıyla bu yönde olmuştur ve bugün de gayrimüslimleri bu temel haklarından mahrum etmeyi hedef alan bir İslami akım yoktur. Ortadoğu’da gayrimüslimler bu haklara sahiptir, Türkiye’de gayrimüslimlerin ciddi sorunları vardır, sorunlarını Müslümanlar samimiyetle savunmaktadır; gayrimüslimler laikliği dayatan devlet tarafından baskı görmektedirler.

“Bir dindar laik bir aygıtı başarıyla yönetebiliyorsa”, inancını kalbinin dışına çıkarmıyor demektir. Böyle bir yönetici, “kendi vicdanında dindar yönetimde laik/la-dini kalarak” nasıl ontolojik sorunlar yaşamıyor, ayrı bir konu. Bu, helal-haramın karışmadığı adaletsizliğe, derin eşitsizliğe dayalı iktisadi piyasayı (liberal kapitalist mekanizmayı), tüketim kültürüyle çıldırtılmış hedonist ve erotik bir toplumu, nihilizme giden sosyal düzeni, düzenin kurum ve kuruluşlarını da ‘başarı’yla yönetebilir anlamına gelir. Onun dini sosyal ve iktisadi politikalara karışmaz.

Fakat pekiyi, ilişkilerin merkezîleştiği modern devlette, din kamusal rol oynamıyorsa, toplum ve kişiler nasıl dindar kalabilir? Kalmadığını dinî hayatın içinin boşaltılmış olmasından, dinin gösteriye dönüşmesinden anlıyoruz.

Küresel sistem, Türkiye’nin Kemalist laikliğini önermiyor, bu tasfiye edildi. Postkemalist dönemde “klasik laiklikten çıkıp toplumsal hayatın sekülerleştirilmesi” öngörülüyor. Ortadoğu’da -üstelik dindarların eliyle ve iktidarında- İslamiyet’in hayatın dışına çıkarılıp küresel ekonomiye, postmodern kültüre entegre olduğu, sekülerleştirildiği yeni bir düzen öngörülüyor.

Soru şudur: Biz bu projede öncü rolü oynamayı kabul ediyor muyuz?

Ali Bulaç

 

————————————————————————————————————

 

Laiklik, kiliseli toplumlara mahsus bir kurum ve kavramdır. Din otoritesini temsil eden kilise ile devlet otoritesi arasında birbirlerinin işlerine müdahale etmeme zımnındaki uzlaşmayı ifade eder.

Sayın Başbakan’ın laiklik üzerine görüşleri gazetelere aşağıdaki cümlelerle yansıdı:

“Türkiye’de anayasa, laikliği, devletin her dine eşit mesafede olması olarak tanımlar. Laiklik kesinlikle ateizm değildir. Ben Recep Tayyip Erdoğan olarak Müslümanım ama laik değilim. Fakat laik bir ülkenin başbakanıyım. Laik bir rejimde insanların dindar olma ya da olmama özgürlüğü vardır. Ben Mısır’ın da laik bir anayasaya sahip olmasını tavsiye ediyorum. Çünkü laiklik din düşmanlığı değildir. Laiklikten korkmayın. Umarım ki Mısır’da yeni rejim laik olacaktır. Umuyorum ki benim bu açıklamalarımdan sonra Mısır halkının laikliğe bakışı değişecektir.”

İmdi, bu cümleleri tek tek irdelemek istiyorum.

1. “Türkiye’de anayasa, laikliği, devletin her dine eşit mesafede olması olarak tanımlar.” Türkiye’de Anayasa’nın böyle söylediği doğrudur, fakat bu cümlenin muhteviyatı yanlıştır. Çünkü laiklik devletin dinlere eşit mesafede olması demek değildir. Laiklik kilise ile devlet otoritelerinin birbirinin işine karışmamaları hususunda kaldıkları uzlaşmanın adıdır.

2. “Laiklik kesinlikle ateizm değildir.” Fakat laiklik dindarlık demek de değildir: kilise ile devlet otoritelerinin birbirinin işine karışmamaları hususundaki uzlaşmanın adıdır.

3. “Ben Recep Tayyip Erdoğan olarak Müslümanım ama laik değilim. Fakat laik bir ülkenin başbakanıyım.” Bu iki cümle de açıklamaya muhtaçtır. Sayın Erdoğan kendini Müslüman olarak tanımladığı anda zaten laik olma şansını yitirir. Ancak onun söylemek istediği husus başka bir noktada temerküz ediyor. Laiklik Hıristiyan ülkelerin bir kavramı ve kurumu olmak itibariyle kişinin kiliseye nispeti ile ilgili bir kavramdır. Kişinin kiliseye nispeti varsa o laik değildir; kiliseye nispeti olmayan kurum ve kişiler ise laik sayılır. Yani kilise dışı sayılır. Dindardır veya değildir, o da ayrı bir konu… Sayın Erdoğan’ın laik bir ülkenin başbakanı olması durumu da sorgulamaya muhtaçtır. Türkiye’nin Anayasa’sı her ne kadar devletin laik olduğunu ileri sürüyorsa da, Türkiye laik bir ülke değildir. Çünkü Laiklik kilise ile devlet otoritelerinin birbirinin işine karışmamaları hususundaki uzlaşmanın adıdır. Bu ülke kiliseli bir toplum değildir. Üstelik Türkiye’de devlet din işlerini idare sadedinde bünyesinde Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurmuştur. Bu itibarla da zaten laikliğin tanımına uygun bir görüntü taşımamaktadır.

4. “Laik bir rejimde insanların dindar olma ya da olmama özgürlüğü vardır.” Bu cümle, ancak soyut olarak doğru sayılabilir, uygulamada durum külliyen farklıdır. Hem teknik, hem pratik anlamda laik ülkelerde (yani kiliseli toplumlarda), hem de Türkiye gibi laikliği ideolojik bir fikir bağlamında benimsediği görüntüsünü veren bir ülkede, dindar olanların kılık kıyafetlerinden başlayarak ibadet saatlerine kadar müdahaleden masun bırakılmış hiçbir işlemleri yoktur. Dindarlar sureta ibadetlerini icra ediyor görünse bile, hele de devlet memurları dikkate alındığında, durumun idarecinin hoşgörüsüyle kaim olduğu veya kaçamaklara başvurulduğu görülecektir. Böylece insanların ikiyüzlülüğe düşürüldüğü de kesindir.

5. “Laiklik din düşmanlığı değildir. Laiklikten korkmayın.” Laiklik din düşmanlığı olmayabilir, fakat dine dost kalma demek de değildir. Dine kayıtsızlıktır. Fakat “Türkiye laikliği” söz konusu olduğunda, devlet dine kayıtsız da kalmamıştır; din işlerini yönetmek üzere bir kurum ihdas etmiştir (DİB).

Aslında Sayın Başbakanın bu cümlelerinde dile getirilen iddialar, laiklikten çok din ve vicdan özgürlüğü, fikir ve ifade özgürlüğü kavramlarıyla ifade edilmeliydi. Çünkü dile getirilen husus laikliğin değil, fakat başta da belirttiğimiz gibi din, vicdan ve ifade özgürlüğünün fonksiyonları olarak dışlaşır.

İslamî yönetimde din, vicdan, fikir özgürlüğü mevcuttur; fakat laiklik onun tabiatında mevcut değildir. Sayın Başbakan’ın laikliğe atfen belirttiği niteliklerin tümü, adının hakkını veren herhangi bir İslamî yönetimin de umdeleri arasında yer alır; fakat bu umdelere yer verdi diye, İslamî yönetime laiklik yaftası yapıştırılamaz.

Rasim Özdenören

Cemil Meriç’in zorlu yolu!

0

‘Dünya Bizim’den Görkem Evci’nin yazısı:

 

“Münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi” demişti o kendine. Biz, daha birçok kelime ekleyebiliriz bu sıfatların arasına. Ama onu -kelimenin tüm anlamları ile- “edip bir mütefekkir” diye tanımlamak en doğrusu olacaktır.  Zira Cemil Meriç’i diğer mütefekkirlerimizden ayıran en önemli hususlardan biridir bu.

Kafa çalıştıran adamlar

Hayatı buhranlar, sarsılmalar, iniş-çıkışlar ve zorluklarla dolu olan Meriç, yazılarında üslûbu ile muhatabını da sarsar. Onun kitaplarını uzanarak, rahat bir biçimde okumak mümkün değildir bu yüzden. Bizi kelimeleri ile öyle derinden vurur, öylesine cezbeder ki bazı cümlelerden sonra derin bir nefes alır, uzun düşüncelere dalar, satırların altını defalarca çizeriz. O, bir münevverin asıl yapması gerekeni de bu üslûbu ile hatırlatır bize. “Sizi rahatsız etmeye geldim” diyen Ali Şeriati gibi önce insanı, sonra toplumu  ‘rahatsız etmeyi’; bulunduğu yerden bir an için zıplatmayı; toplumda, İsmet Özel’in “karışık kafa çalışmayan kafadan iyidir” sözünde bahsettiği türden bir kafa karışıklığına sebep olmayı vazife olarak görmüştür.

“Cemil Meriç” ismini küçük denebilecek bir yaşta, kendi kendine çalıp duran bir radyodan tanıdım. Radyoda anlatılanlardan etkilenmiş, içten içe saygı duymaya başlamıştım. Onu gerçekten tanımaya başladığım zamanlar bu olaydan birkaç yıl sonraya tekabül eder. Meriç’in okunması gereken biri olduğuna karar vermemdeki etken ise Şeriati’deki etkenin aynısıdır. Ali Şeriati’yi bazı Sünnî Müslümanlar  “Şiî”  olmakla “suçlayıp” reddederken, Şiîler de onu kabullenmiyordu. Cemil Meriç’i de fikir yolculuğunun farklı evrelerinde uğradığı durakların müdavimleri bir türlü benimsememişti. O, Ali Bulaç’ın naklettiği bir cümlede olduğu gibi yıllarca “Evlat, bu ülkede sağcı-solcu; ilerici-gerici yoktur. Namuslular ve namussuzlar vardır. Siz namusluların safında olunuz. Görecekseniz çok kalabalık olacaksınız”  demesine rağmen ‘sağcılar’ tarafından ‘solcu’, ‘solcular’ tarafından ‘sağcı’ olarak nitelendiriliyordu. İşte o zaman anlıyordum ki hiç kimseye yaranamayan insanlar “herkeslerden” değildir. Zaten peşinden gidilecek, farklı fikirler üretecek birinin de  “herkeslerden” olması tuhaf olurdu doğrusu.

İzmsizlikizm

Şayet Cemil Meriç bir ideolojinin adamı olup, “deli gömleği” diye nitelendirdiği ‘izm’lerden birine sarılmış olsaydı onu sahiplenen “yığınlar” görmek zor olmayacaktı. Onun en büyük ‘suçu’ hiçbir fikre tamamen eklemlenmemiş olmasıdır. Bir diğer‘suçu’ ise “bir ülkenin vicdanı olmayı” bu ülkede istemiş olmasıdır.

Fransızlar da bir işe yarar

…Cemil Meriç’e dair yaptığım tefekkürün ilk basamağı bana bireyin görüşlerinin oluşmasında çevrenin etkisinin zannettiğimden daha büyük olduğunu gösterdi. Bu etki, beklenildiği üzere kişinin içinde bulunduğu toplumun değerlerini ve fikirlerini benimseme şeklinde değil, bunlara karşı gelme şeklinde meydana geliyor. Bir başka deyişle, bireyde muhalefet duygusu fıtrîdir. Düşünen birey her zaman bir fikrin tüm değerlerini kayıtsız şartsız benimseyenlere; yanlışları ile doğrularını ayırmadan kulaktan dolma bilgilerle hareket edenlere karşı, yaygın fikri reddetmese de eleştirel bazı sözler söylediğinde “aforoz” edilir, başkalaştırılır, dışlanır ve muhalif olarak algılanır.

Fransız yönetimi altındaki Hatay’da doğup, eğitimini burada alan Cemil Meriç’in ilk düşüncelerinin milliyetçi bir çizgide olmasına şaşırmamak gerek bu yüzden. Nihat Dağlı’nın deyimi ile “kendisine iyilik, milletine kötülük eden Fransızlara” karşı Cemil Meriç’in böyle bir tepki göstermesi tabiidir. Burada aslında Fransızların milletimiz için istemeden de olsa bir hayra vesile olduğunu söyleyebiliriz. Fransızcayı bu kadar iyi öğrenip, Doğu’yu olduğu kadar Batı’yı da anlaması ve Fransızcaya hâkimiyeti sebebi ile Fransız yazarları kendi dillerinden okuması, onları Türkçeye çevirmesi yazının başında bahsettiğimiz Cemil Meriç’in o fark yaratan üslubunun üzerinde önemli bir etkiye sahiptir.

Her satırı çizilesi kitaplar

Birçok akademisyenin sıradan cümlelerle anlatabileceği tespitleri, fikirleri, hakikatleri öylesine çarpıcı, Nihat Dağlı’nın dediği gibi “yakıcı, yıkıcı” ve aynı zamanda “yapıcı” bir üslupla anlatır ki üslubun bu etkileyiciliği, içeriğin gücünü de artırır. Bu yüzden her satırı çizilesi kitaplar çıkar ortaya. Sanki bir şiir gibi dilimize dolanan cümleler…

Cemil Meriç’i bir köprüye benzetmek çok yerinde olacaktır. Her ne kadar hiçbir kitle onu tamamı ile sahiplenmese de her gruptan onun fikirlerine saygı duyan, yazılarından alıntı yapan, Cemil Meriç’i “üstad” kabul edenler vardır. Milliyetçiler, sosyalistler, İslâmî hassasiyetleri olanlar, Marksistler… Hepsi Cemil Meriç’te buluşabiliyor. Sağ-sol çatışmasının en şiddetli dönemlerinde insanları sağduyuya çağıran, yığınların önünde adeta Necip Fazıl’ın dizelerinde dediği gibi “Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak!” haykırışıyla o gürültünün, kaosun, silah seslerinin arasında sesini duyurmaya çalışan da ondan başkası değildi.

600 yılı cerrahi bir ameliyatla alınan millet

Zıt kutupların arasında bir köprü olan Meriç, aynı zamanda bu ülkenin mazisi ile istikbali arasından da bir köprü kurdu. “İslamiyet’i bilmiyorlardı, tarihlerinden utandırılmışlardı.” dediği genç neslin, yine kendi tabiri ile “dünyanın en büyük medeniyetini kurmuş bir ülkenin” geçmişinden bu denli koparılmasını “Ağaç köküyle yaşar, insan da öyle. Bizse maziden koptuk, istikbale bağlanamadık. Türkiye bütün kütüphaneleri yakılan, bütün mazisi imha edilen, 600 yılı cerrahi bir ameliyatla içtimaî uzviyetinden koparılıp atılan bedbaht bir ülke. Oysa milletin ana vasfı devamlılık… Türk milleti… Hangi millet? Bu millet 10 senede bir değişen hafızasız nesiller amalgamı…” diyerek açıklanabilecek en fasih ve en derin haliyle hafızalarımıza adeta işlemiştir. Onu okuyan bir zihnin geçmişinden, medeniyetinden, velhasıl kendisinden bihaber olması, bu bilinçten yoksun olması mümkün müdür?

Açlıktan kıvranmaya razı olan adam

Meriç’ten öğrenebileceklerimiz yalnız onun fikirleri yahut yazdıkları ile sınırlı değildir. Onun zorluklar karşısında yılmadan doğru bildiğini söylemeye devam etmesi fikirlerini beğenmeyenlerin de dikkatle üzerinde durması gereken bir noktadır. Hele onun kendini tanımlarken kullandığı “temsil ettiği beşerî değerleri lekelememek için açlıktan kıvranmaya razı olan adam” tabiri “dava adamlarının” başucunda asılı olması gereken bir levha gibidir. Meriç, bu sözü o zamanki beşerî değerleri için söyleyebilmişken çok daha ulvî değerler için neler yapılabileceği kıyası zihinlerimizin genişliğince cevap bulabilecek derinliktedir.

Nihat Dağlı’nın bahsi geçen yazıda belirttiği gibi Cemil Meriç’in eserlerinde bazen birbiri ile çelişiyormuş gibi görülen fikirleri aslında bir kusur değil, onun artı değeridir. Böylelikle onun farklı zamanlardaki fikir evrimlerini gözlemleyebilir ve onu açık bir zihinle okuyup, fikirler arasında mukayese yapma imkânına kavuşuruz. Meriç sistematik değildir. Düşüncelerini bir bütünlük ve tutarlılık içinde vermez. Bu, onu kalıplara hapsolmaktan kurtardığı gibi kitaplarının bir empoze aracı olarak görülmesini de engeller.

Kitap okuyucunun malıdır, babanızın malı değil!

Cemil Meriç’e dair bir üzüntümü de bu vesile ile belirtmek isterim.  Meriç’in kitaplarının yeni baskılarında kitapları yayına hazırlayan oğlu Mahmut Ali Meriç’in tavrı birçok Cemil Meriç okuyucusu gibi beni de rahatsız etmekte… Kelimelere ve yazılışlara yapılan yanlış müdahaleler bir yana, yazıların dizimini değiştirmek, bazı kitaplardaki yazıları başka kitaplara almak gibi eylemler son derece lüzumsuz ve yanlıştır. Müellifin, Mahmut Ali Meriç’in babası olması, ona kitapları “babasının malı” gibi kullanma hakkını vermez. Kitapların gerçek sahibi okuyucularıdır.

Cemil Meriç son dönemde çokça okunmaya başlayan biri haline geldi. Bu çok sevindirici bir hadise… Bu ‘çok okuma’nın, beraberinde anlamayı getirip getirmediğini bilemiyoruz. Ama bu nicelikçe çokluğun nitelikte orantısal olmasa da bir artış sağlayacağı muhakkaktır.  Cemil Meriç’in “Her büyük adam, kucağında yaşadığı cemiyetin üvey evladıdır. Zira o yarınki veya dünkü veya ötelerdeki bir cemiyetin çocuğu, kendi cemiyetinin değil… ” sözünde bahsettiği “yarınki cemiyet” olup Meriç’i bu cemiyetin öz evladı telakki etmek, onun için değil bizim için bir şeref olacaktır.

 

“Aydın despotluğu ve Atatürk”

0

Akşam Gazetesi’nden Burcu Bulut’un Prof. Dr. Mete Tunçay ile yaptığı röportajdan bazı bölümler:

-  Atatürk’ün 1930′da Fethi Okyar’a ‘Bugün gözlerimi kapasam arkamda bırakacağım bir diktatör manzarasıdır’ dediğini söylüyorsunuz. Diktatör olduğunu mu düşünüyordu?

Tabii Atatürk bunu bir özeleştiri şeklinde söylüyor. Diyor ki ‘Ben askeri mektepte talebeyken ‘Abdülhamit istibdadına karşı ne yapabiliriz’ diye düşünüyorduk, bugüne geldik, şimdi ölsem arkamda bırakacağım bir diktatörlük manzarası olacak.’ İşte bu bir çeşit başarısızlığın itirafıdır. Atatürk, çoğulcu demokratik bir sistem kuramamış olmanın acısı içindeydi.

-  Öyle diyorsunuz ama Atatürk o günün şartlarında modern bir Türkiye yaratmaya çalışmamış mıydı?
18. yy’da Fransızlar tarafından ‘Enlightened Despotism- Aydın despotluğu’ kavramı ortaya atılmıştır. Aydın olduğunu düşünen birtakım insanlar, halk için neyin iyi olduğunu sadece kendilerinin bildiğini düşünerek, halkı baskı altında tutmuşlardır. Rus Çariçesi Katerina’dan Prusya Kralı Friedrich’e kadar… Mustafa Kemal de aydın despotizm modeline girebilecek insanlardan biriydi.

-  Yani Atatürk’ü ‘aydın despot’ olarak nitelendiriyorsunuz…
Mesele bu konuya eleştirel bakabilmek. Zamanında ‘her söylediği hikmettir’ diye kabul edilip, yüceltildi. Bu doğru değildi, bunu söylüyorum. Atatürk diktatör olabilir ama öncelikle zeki bir insandı. Ne olduğunun farkındaydı ve bundan da bir üzüntü duyuyordu. İstiyordu ki, hem toplum onun uygun gördüğü şekilde çağdaşlaşsın hem de bunu benimsesin. Diktatörlük etmesine gerek kalmasın. Bu açmazıydı.

…Mustafa Kemal halka karşı, halka rağmen, halk için mücadele ediyordu…, hiçbir zaman halkla birlikte olmadı. Osmanlı orduları uzun zaman yenildi. Trablusgarp Savaşı, Balkan Harbi, 1. Dünya Savaşı… İlk defa Kurtuluş Savaşı’nda Ermenilere ve Yunanlılara karşı başarı kazanılması Mustafa Kemal’e büyük bir prestij sağladı. O da bundan yararlandı. Daha sonraki yıllarda o prestijin ne kadar aşındığını bilemiyoruz.

-  Türkiye’de dine olan bakış açısı nasıl?
Türkiye’de din, devletin denetimi altında. Bu hiç kimseyi memnun etmeyen bir durum. Mesela İmam Hatipler’de, şimdi öyle mi bilmiyorum ama kitaplarının başında Atatürk’ün portresi ve en büyük Müslüman Atatürk yazılıydı. Bu doğru değil tabii. Çünkü bana ‘deist’ gibi geliyor. Diğer yandan Prof. Şükrü Hanioğlu ‘ateist’ olduğunu düşünüyor. Tanrıyı reddetmek yerine Atatürk’ün ‘herhalde bir Yaradan var’ inancı içinde olduğu kanısındayım.

- Günümüz Kemalistlerini geçmiştekinden çok daha dogmatik gördüğünüzü söylüyorsunuz. Hatların bu denli keskinleşmesi neden?
Günümüzde Kemalist olmak zorunluluğu yok buna rağmen Kemalist olmayı seçenler eskisine nazaran daha sivriler. Bir kere orduya güveniyorlar. Orduda biliyorsunuz, Mustafa Kemal kültünün temsilcileri var. Harbiye’de ‘Atatürk içimizde’ diye bağırıp, çeşitli törenler yapılıyor. Esasında bütün bunlar bana da başlangıçta doğal geliyordu. ‘Adet böyle’ diye düşünüyordum. Bunların yapaylığını ve yanlışlığını fark etmem bir hayli zamanımı aldı.

- Nasıl fark ettiniz?
1960′lı yıllarda çok sevdiğim arkadaşım felsefe hocası Prof. Nusret Hızır’la bir toplantıdaydık. Bulunduğumuz yerde bir kürsü, üzerinde Türk bayrağı, yanında da bir Atatürk büstü vardı. Kalkan Atatürk büstünün karşısına geçip, heykelin önünde selam veriyor. Sonra konuşmasını yapıyor. Nusret Bey de bunu yapınca, ‘bu işte bir pislik var’ diye tedirginlik duydum. Olacak şey değil! Biz putperest miyiz, kilisede miyiz? İsa heykeline gösterilen saygı gibi bir saygı gösteriliyor. Tabii askeri darbelerle bunu çok abarttılar. Bir sürü de yalan söylediler.

 

Bir Ulusalcı Nasıl Düşünür?: Seküler Milliyetçiliğin Zihin Haritası

0

KitapHaber‘den Talha Dereci’nin yazısı:

Ufuk Kitap’ın Türkiye’yi Okumak adlı serisinin üçüncü kitabını Ferhat Kentel’in önsözünü yazdığı Selma Şevkli’nin “Bir Ulusalcı Nasıl Düşünür? / Seküler Milliyetçiliğin Zihin Haritası” adlı kitabı dolduruyor. Selma Şevkli psikoloji bölümünde lisansını tamamlarken (Hacettepe Üniversitesi) yüksek lisansını da Bilgi Üniversitesi’nde Kültürel İncelemeler üstüne yapmış, ABD’de sosyal bilimler ve özel eğitim alanlarında eğitim görmüş biri. Kitabın içeriğini de konu bakımından dikkate değer ve fikrimce alanında akademik çalışması nadir bulunan bir alandan seçmiş; bir ulusalcının “neleri nasıl konuştuğu”nun analizi. Aslında çoğumuzun bildiği ama akademik camiada veya sosyal bilimlerde tam olarak tanımlanmamış ve “ulusalcı” olarak nitelendirdiğimiz bu toplulukların hayata bakış açıları, üslupları, belirli konulardaki görüşleri saha çalışması metodu ile analiz edilmeye çalışılmış. Süreç içerisinde en küçüğü 21, en büyüğü 72 yaşında olan, Bostancı, Alibeyköy, Şişli, Çapa, Bakırköy, Beşiktaş, Bahçeşehir semtlerinden 17 kişiyle (akademisyen, işletmeci, yönetici, emekli, üniversite öğrencisi, mühendis, öğretmen, radyo programcısı, grafik tasarımcısı) bizzat görüşülerek bu kişilere bazı sorular soruluyor. Saha çalışması olması ve bizzat birinci ağızdan örnekler ile çalışmanın şekillendirilmesi eserin okunabilir ve gerçekçiliğini, inandırıcılığını göstermesi açısından önemli.

Daha önce de belirttiğim gibi ulusalcı kavramı (Türkiye’deki örnekleri bakımından) daha henüz tam anlamıyla tanımlanmadığı için yazar öncelikle; milliyetçilik, sekülerizm, laiklik ve kutsallık kavramlarını açıklayarak en sonunda seküler milliyetçilik kavramını ortaya çıkartıp ulusalcı kavramını bu şekilde tanımlıyor. Bu tanımdan yola çıkarak, kitaptaki örneklerle bu tanımı harmanlayıp yukarıdaki belirtilen kavramlar ile birlikte analiz edildiğinde ulusalcı dediğimiz kişilerin birtakım özellikleri ortaya çıkıyor. Keskin çizgileri olmamak kaydı ve değişilebilirlik olasılığını da düşündüğümüzde ulusalcı profili şu şekilde tanımlanabilir; azınlıklara karşı “alerjisi” olan (özellikle Kürt ve Ermenilere), anti-emperyalist, bir takım kavramları fazlasıyla kutsallaştıran/tabulaştıran (bayrak, vatan, Atatürk, cumhuriyet, Anıtkabir, İstiklal Marşı), sürekli tedirginlik ve endişe içinde olan, kendisi gibi düşünmeyeni ötekileştirmiş hatta bunu da aşıp onlara yaşam hakkı bile tanınmamasını düşünen, kendisi ile karşıt görüşteki insanları özellikle üstte belirtilen “kutsal” konular hakkındaki fikirlerinden dolayı “vatan haini, gerici, şeriatçı, yobaz, cemaatçi, AKP’ci, koyun sürüsü, türbanlı, çarşaflı, beyni yıkanmış” gibi kelimelerle tanımlayan, Kemalizm’i siyasi (ve kimi zaman dini) anlamda bir ideoloji olarak gören topluluklar. Şüphe yok ki bu toplulukların diğer özellikleri cumhuriyet mitinglerine ya katılmış ya da desteklemiş, Ak Parti’den ne yaparsa yapsın nefret eden, büyük çoğunluğu CHP’ye oy vermiş, CHP’den umduğunu bulamayanların MHP’ye oy verdiği ve çok az bir bölümünün de TKP, İP gibi partilere oy vermiş topluluklar.

Kişilerin sorulara verdiği cevaplara geçmeden önce bu “zihniyet haritasının” başlangıç yerinden, olayın kökünden biraz bahsetmekte fayda var. Bu olayın başlangıcını Türkiye’nin modernleşme/batılılaşma sürecine kadar indirgemek yanlış olmaz. Lakin milliyetçilik kavramının Türkiye’deki tarihsel gelişimini ele aldığımızda en yoğun yaşanılan ve ilk adres olarak gösterilebilecek dönem cumhuriyetin kuruluş yılları ve tek parti dönemidir. Devletin resmi ideolojisi olan Kemalizm’in alt yapısını oluşturan bu toplum mühendisliğinin amacı tektipleştirme, resmi ideolojiye “itaat” edecek aynı düşünen insanlar yetiştirme ve bir “milli” kimlik (Türk) inşa etmek. Bu inşa sürecini kabaca 3 dönemde anlatmak mümkündür. Birinci dönem, Atatürk’ün Samsun’a çıkışından cumhuriyetin kurulmasına kadar ki dönemde milliyet/millet kavramı daha çok Müslümanlık üzerinden tanımlanmıştır. Osmanlı Devleti’nin “küllerinden doğan” yeni bir oluşumun bu yönde ilerlemesi ve kendini bu şekilde tanımlaması normaldir. Meclisin dualarla açılması, mecliste tarikat mensuplarından din adamlarına kadar geniş kesimden “dini vasıflı” kişilerin bulunması, Atatürk’ün İslam, halife ve peygamber hakkında yapmış olduğu çeşitli söylemler bunu destekler niteliktedir. Yani bu dönemde dini karakter baskındır. İkinci dönem, ki bunu da cumhuriyetin kuruluşundan Büyük Buhran’a kadar uzatabiliriz, bu dönemde dinden bir anda ciddi ve büyük çapta bir “kopuş”, “uzaklaşma” görülür. Bunun yerine Türk kavramı daha ön plana çıkartılır. Dinin camilerde, sokakta, gündelik hayatta yer almasındansa gönüllerde yaşanması daha “makbul” görülür. Bu dönem “batılılaşma” uğruna “geleneklerden” vazgeçildiği/vazgeçilmeye zorlanıldığı dönemdir. En büyük gelenek olan din de bu dönemden fazlasıyla nasibini almıştır. Medreselerin kapatılmasından kılık kıyafet değişikliğine varan ve dinin sosyal, siyasal hayattan uzaklaştırıldığı bu dönemde “Türkçe konuş daha fazla konuş” gibi sloganlar eşliğinde Türk ırkının yüceltilmesi ve her iyiliğin, ilklerin altında Türk ırkının bulunduğunun anlatılması bunlara örnektir. Bu dönem sekülerizmin ortaya çıktığı dönem olarak da nitelendirilebilir. Kemalist inşa sürecinin son aşaması ise; 1929-1938 (1945’e kadar da uzatılabilir) arası olarak söylenebilir. Bu dönemde Türk kavramı daha da ön plana çıkartılmıştır ki dönemin dünyadaki örnekleri de dikkate alındığında milliyetçilik kavramının fazlasıyla abartıldığı ve ırkçılığın konuşulduğu, zihinlere yerleştirildiği bir dönemdir. Kafatası ölçümleri, safkan Türk ırkı oluşturma ve özelliklerini belirginleştirme, Türk kanının yüceltme bunun göstergesidir. Bu toplum mühendisliğinde hiç şüphe yok ki en temel araç eğitimdi. Türk milli eğitim sisteminin bu inşa sürecinden geçen, yıllarca bu sistemle büyüyen ve “gözünü açamayan” içinde bulunduğu durumun farkında olamayan bu nesillerin bir analizi bu kitap.

Bu zihniyetteki nesilleri bilmeyenler okurlar, kişilerin sorulara verdikleri cevapları okudukça hayli şaşıracaklardır şüphesiz. İşte “ulusalcı” dediğimiz bu kişilerin bazı görüşleri şunlar;

“Ben Türklüğümden çok memnunum, nüfus kağıdımdan İslam’ı sildireceğim, İslam’ı kabul etmiyorum. Türk’üm yazdırmak en güzeli.”

“Cumhurbaşkanının eşinin türbanlı olması beni fazlasıyla rahatsız ediyor. Başörtüsü değil de beni dışarıda böyle temsil etmesi çok yanlış. Dışarıda terörist zannediyorlar direkt.”

“Benim yanımda başörtülü bir insan üniversiteye giremez. Köküne kadar karşı bir insanım. Şişli’de bayrağa saygı duyup AKP’ye oy veren kesim de oradaydı. Ve ben o insanlarla yan yana durmak istemediğim için gitmedim ve evde oturup ağladım.”

“Din üstüne kurulu bir devlet olmaya başlıyoruz. Halifelik geri getirilmeye çalışılıyor. Yurt belli yerlerde gizli anlaşmalarla satılıyor.”

“[Ordu] Hemen [darbe] yapsın, 3 senedir yalvarıyorum. Dün de dedim, yapsın, caddeye çıkıp göbek atacağım. Çarşaflıları getirip sahile salıyorlar. E-muhtıra dediler heyecanlandım, fos çıktı. Türkiye bütün başörtülü oldu. Artık bizler azınlığız. Hastanelere bile girdiler. Bir sürü koyun sürüsü.”

“Atatürk’ten sonra hepsi vatanı sattı. Ecevit dahil zaten çoğu mason. Kürt olsam, başka şansım yok PKK’lı olurdum ama neden empati kurayım ki o benim düşmanım. O, şartlar ne olursa olsun o hatayı yapmış bir kere, artık düşman, düşmanla empati kurulmaz. Suçsuz bile olsa vururum.”

“O zamanlardan bu zamana ileriyi gören bir insan. Hani diyorlar ya İsa dönecek gelecek, keşke onun yerine Atatürk dirilse de gelse.”

“Beni dünya standartları ilgilendirmiyor, Türkiye’de olamaz! Bence başı kapalı olan, sakalı olan, çarşaf giyen üniversiteye giremez, liseye de giremez. Bence eğitim de almamalı. Devlet dairesinde çalışamaz. Dine de karşıyım, türbana da toptan.”

“Benim için Türklük kavramı tehlikede. Çünkü çok fazla dinle paralel anılmaya başladı. İnsanlar artık Türk değil, Müslümanlar ama Türk diyorlar. Benim Türklüğümün hiçbir parçasını Müslümanlık oluşturmuyor. … Müslümanlık da zaten Türklerin zorla kabul ettiği bir şey. Zorla oldu bu. Türkler normalde güneş tanrısına inanıyorlardı. Türklük kavramının yanında dini kabul etmiyorum.”

“Benim için milli kimliğim daha ön planda. Milliyet çok daha önemli. Din zaten benim için ikinci planda. İslamiyet olduğu için daha da geri planda. Belki Hristiyan olsaydım din meselesine bu kadar takmazdım.”

Bu ve buna benzer bir sürü görüş var kitapta. Türkiye’deki demokrasiyi “fazla” hatta “iki numara büyük” bulan, başörtülüler karşısındaki nefretten dolayı “şeriatı darbeye tercih eden” ve “darbe olsun yeter ki şu pislikler temizlensin” diyen kimliğindeki din yerine Türk yazdırabilecek noktaya gelen kişiler bunlar. Şüphesiz ki bir genelleme yapmak uygun düşmez. Lakin ezici büyük bir çoğunluğun bu görüşlerde olduğunu ülkemizdeki birçok kişi bilmektedir. Bu durumun siyasal ve sosyolojik analizlerini bu gibi örneklerle analiz etmeye çalışan Selma Şevkli’nin bu kitabı ciddi manada alanının temel eserlerinden biri niteliğinde. Mutlaka okunmalıdır.

Bir Ulusalcı Nasıl Düşünür?: Seküler Milliyetçiliğin Zihin Haritası 
Selma Şevkli 
Ufuk Kitap

Cihan Aktaş’la İran Sineması Üzerine

0

Dünya Bülteni’nden Ahmet Sezer’in Cihan Aktaş ile İran Sineması üzerine yaptığı röportaj:

İran sinemasının temel özellikleri hakkında bilgi verir misiniz?

70′lerdeki Türkiye sinemasına çok benziyor. En az 80 senelik bir sinema deneyi var geride.  Bir tarafta sosyal gerçekçi filmler, diğer tarafta melodramlar ve bir tarafta da mütedeyyin insanların büyük tepki duyduğu müstehcen filmler var. Bunların yanı sıra Kiyarüstemi ve Söhrab Şehisales gibi yönetmenlerin filmlerinde gelişen entelektüel sinemayı da ihmal etmemeliyiz. Sosyal gerçekçi sinema ciddi bir kültürel altyapıya sahip. Ferruh Gaffari, İbrahim Gülistan ve Feridun Rehnema’nın başlattığı Üçüncü Cephe sinema hareketi hem toplumcu hem de entelektüel sinemalar için bir arka plan oluşturuyor.

Hepsinin yanında da İran devriminden sonra oluşacak dini/devrimci sinema akımı için bir ön hazırlık anlamına gelecek Ayat film şirketi etrafında toplanan genç sinemacıların çabalarından söz etmek gerekir.

79 İran devrimi İran sinemasını nasıl etkiledi?

Yeni İran Sineması’nın tarihinden söz ediyorsunuz sanırım. Her şeyden önce pek çok kimse ve çevre dini bir devrim gerçekleştirmiş bir ülkede sinemanın geleceğine pek de iyi gözle bakmıyordu. Ancak Ayetullah Humeyni sürgünde bulunduğu Paris’ten döndüğü günden itibaren sinema konusunda hep olumlu mesajlar verdi. Bu mesajlar İslam ve sinema arasında kurulagelmiş bağlantılara aykırıydı çoğu zaman.  Devrimden sonra birkaç yıl sinema alanında bir belirsizlik vardı. Hangi filmler sinemada gösterilir, hangisi gösterilemez devrimimizin ilkeleri açısından, gibi bir kaygıyla 1983′te bir film ve sinema şurası kuruldu. Yeni politikalar, daha önce yabancı filmlerin, Hollywood sinemasının zayıflattığı düşünülen yerli sinemayı güçlendirmeye dönük olarak oluşturuluyordu. O yıllarda Kültür ve İrşad Bakanı olarak görev yapan -90′lı yıllarda reformist hareketin liderlerinden biri olarak tanınacak olan- Hüccetülislam  Hatemi, sinemanın faaliyete geçmesini sağlayacak altyapının tesisinde  büyük role sahip. 1983 yılında etkinleşmeye başlayan Fecr Film Festivali yapımcılara ve yönetmenlere güç kazandırdı, onları çalışmaya teşvik etti. 1984 yılında Farabi Sinema Enstitüsü’nün kurulması ve bu kurum bünyesinde uzman bir ekibin sinema için planlamalar yapmayı üstlenmesiyle, devrim sonrası sinemasının gerçekleşmesi alanında sürdürülen altyapı çalışmalarına önemli bir aşama gerçekleşmiş oldu. Sonrasını tahmin edebilirsiniz. Yeni sinemanın ilkeleriyle uyumlu çalışan Mehrcuyi, Kiyarüstemi, Kimyayi, Rahşanbeni-İtimat gibi yönetmenler çalışmaya devam ettiler. Mahmelbaf, Mecidi, Hatemikiya gibi yeni sinema dalgasını oluşturacak genç yönetmenler 80′li yılların ikinci yarısında deneysel çalışmalarını sürdürdüler.

1997 İran Sineması ve günümüz İran Sineması birbirinden hangi noktalarda ayrılıyor? Bazı değerler artık gözardı mı ediliyor?

Aslında ikisi de yeni İran sineması içinde yol alıyor, bir kopukluk yok, belki dağılma ve çeşitlenmeden söz edebiliriz. 1997 sineması daha bir başlangıç ilkeleri konusunda titizdi. Dünyada bir dalga oluşturan bir sinemaya özgü heyecanın zirvelerinde bulunuyordu yönetmen ve oyuncular.

Gişe önemsense de filmin kalitesi daha bir önceleniyordu sanki. 2000′li yıllarda sinemada gişeye dönük filmler yapma eğilimi daha bir belirginlik kazandı gibi geliyor bana. Yeni sinemanın en azından ilk on beş yılında, Hollywood sinemasına bir mesafe koyma tutumu belirgindi. Şimdilerde gişede başarılı olan yönetmenlerin filmlerinde Hollywood etkisi bir hayli belirgin… Şiddet sahneleri konusunda da eskisi kadar titiz davranılmıyor ayrıca.

İran Sinemasının yalın ama derin dilini, Aşk, acı ve mutluluğu abartısız işlemesini neye bağlıyorsunuz?

Çok daha derin sebeplerden, derin kültürden söz etmek gerekir her şeyden önce. Bu nedenle de İran sinemasıyla ilgili kitabıma “Şark’ın Şiiri’ ismini verdim. Sıradan olandaki mucizeye yönelen hassas bir bakışı var İranlı yönetmenlerin. Bu bana kalırsa sanatın hayatın içinde bulunması, hayatın sanatlaştırılmasıyla ilgili tabii bir bakış. Yani Hafız kütüphanede rafta kitabı bulunan bir şair değil de bindiğiniz taksinin şöförünün dilinden mısralarını dinlediğiniz yaşayan bir şair. Furuğ’dan söz ettiğinizde insanlar kimden söz ettiğinizi anlıyorlar. Ferşçiyan resimlerine her duvarda rastlayabilirsiniz. Güzel olanı görebilmek, sözün güzel ifadesi, hayatın içine katılan teatrallik… Tahran’da dolaşırken açıklık alana, caddeler ece otoyollara bakan sağır duvarların resimlerle kaplandığını görürsünüz. Bu resimlerin hepsi başarılı olmasa da bir güzelleştirme çabasına  karşılık geliyorlar.

Bu bağlamda bir gözlemimi anlatayım. İmam Humeyni Hava Alanı’nda bir yolcu bekliyordum, çıkıştaki cam kapların önünde. Kapının hemen kenarında taş bir saksı içinde çok güzel yapraklı çiçekler vardı. Birileri geldi gitti, on beş dakika içinde saksının yanında geçerken sayısız insanın durakladığını ve çiçeği incelediğini  gördüm.  Görmeden ya da öylece göz atarak   geçmediler.

İran dünyada dışlanan bir ülke olmasına rağmen iyi bir sinema dili oluşturdu, bunu neye bağlıyorsunuz? Ayrıca neden bu sinema özellikle dramatik eserler üretiyor, İran’da örneğin bir komedi filmi çekilebilir mi?

Aslında komedi filmleri çekilmiyor değil, ancak benim ilgi alanıma girmiyorlar. Ama çok ünlü komedyenleri var ülkenin, Ekber Abdi, Mehran Müdüri, Cevad Rezaviyan gibi.  Müdüri’nin “Acı Kahve” ismiyle yaptığı dizi hâlihazırda İran’da bir mizah fenomeni. Üstelik  “kara mizah” tarzında çekilen  “Acı Kahve” devlet televizyonunun çatısı dışında gerçekleştiği halde dağıtımını sağlayarak halkın ilgiisni çekmeye devam eden ilk yapımdır İran’da.

Tabii devrimden sonra yeni bir sinema dili oluşturmaya dönüktü sinema politikaları ve star sisteminin yerine de yönetmen sinemasının gerçekleşmesi hedefleniyordu. Yönetmenler başlangıçta en azından komediyi tercih etmediler. Bu alanda örnek başlangıç için ağırlıklı olarak İtalyan yeni gerçekçi sinemasıdır. Dolayısıyla da yeni sinemanın paradigması asıl olarak yeni gerçekçi sinemanın özelliklerini gösteriyor. Bu özellikler elbet henüz savaş içinde olan, sürekli cephelerden gelen şehitler için cenaze törenlerinin düzenlendiği, ağıt ve mersiye seslerinin öne çıktığı bir dönemin sosyal yapısı ve ruh haliyle de uyuşuyor.

Giderek bir çeşitlenme ortaya çıktığını belirtmiştim. Mesela Tehmine Milani “Başka ne haber?” filmiyle komedi yapmayı daha 90′larda denedi. Daryuş Mehrcuyi ise üslup sahibi bir yönetmen olarak daha 80′lerin başlarında “Kiracılar” filmiyle komedi alanına adım attı.

Mecid Mecidi filmlerini nasıl buluyorsunuz?

-Mecid Mecidi filmlerini yazılarıyla Türkiye’ye ilk kez tanıtan, onunla ilk kez röportaj yapan Türk yazarım sanırım. Röportaj 2000′lerin başlarında Dergah dergisinde yayınlandı. 2006′da da kendisiyle birlikte İstanbul’da düzenlenen Doğu Konferansı’nın bir toplantısına ve ardından da 9 Eylül Üniversitesi’nde Mecidi Sineması üzerine gerçekleştirilen bir etkinliğe katıldık. Değerli, özgün bulduğum bir yönetmen Mecidi. Yerliliğinin farkındalığıyla evrensele açılan bir sineması var. Belirgin temaları olmadan bir yönetmenin “sineması” olma kolay kolay.  Mecidi hayatın sürprizlerine ve inancın mucizelerine inanıyor. Bununla birlikte “mistik” bir yönetmen sayılmaz. Şimdilerde Hz. Muhammed (s.a.v.) ‘in çocukluğunu konu alan filmini çekmeye başladı. Böyle bir filmi de ancak Mecidi yapabilirdi diye düşünüyorum.

İran Yeni Dalgası nasıl doğdu? Bugünün İran Sinemasını nasıl etkiledi?

Yukarıda yer yer değindim. İran Yeni Dalgası, devrim şartlarında, devrimin ilkeleriyle uyumlu bir sinema kurma çabasının bir ürünüdür. Elbette kökleri neredeyse yüz yıl öncesine uzayan bir sinemanın tecrübesi de var arkasında. Ama yeni, farklı bir dalga oluşturma isteği, iradesi de var. Devrimin çalkaladığı toplumda öne çıkan yeni dinamiklerin belirleyeceği bir istikamete sahip olmuştur yeni sinema. Her şeyden önce dini nitelikli devrimin rehberi Ayetullah Humeyni, yeni bir sinemanın oluşumunu destekliyor, sinemanın önemine inanıyordu. Bu, hem laik hem de dini zihinlerde mevcut ayetullahların sinemaya yönelik yaklaşımlarına ilişkin izlenimlerden çok farklı bir örnek. Devrimin ardından bir kısım ulemanın olumsuz yargıları sürse de Ayetullah Humeyni sürgünde bulunduğu Paris’ten döner dönmez yaptığı ilk konuşmada sinema üzerine olumlu görüşler ifade ederek, geçmişte dindar halkın sinema salonlarından uzak durmasına sebep olan  niteliklerinden arındırılmış yeni bir sinemanın kurulmasının önemine duyduğu inancın altını çizdi. Batılıların kendi değerlerini yayarken yaptığı gibi devrimin değerlerinin ihracının zorla, kaba kuvvetle gerçekleşeceğini düşünen meslektaşlarını uyaran Humeyni, sinemanın ideolojik propaganda aracı olarak kullanılmasına karşı tutumuyla da sinema politikalarını etkilemiştir. Sinema sahici anlamda sinema olursa, söylemek istediğini de iletir, diye düşünüyordu. Kalplerinde maraz olmayan yabancıların devrimin gerçeklerini görmeleri için filmler çekilmeli, festivaller ve fuarlar düzenlenmeliydi. Şer’i ve örfi çerçeveler içinde ve İslami kültürü besleyecek yeni bir sinema anlayışı geliştirilmeli, bu anlayışı mümkün kılacak bir altyapı ve ve ortam oluşturulmalıydı.

Ulemanın onayıyla da sinema devrimden sonraki yılların en canlı ve faal sanat alanı haline geldi.  Sinema elbet pahalı bir sanat.  Devlet Farabi Kurumu kanalıyla genç sinemacılara destek verdi. İlk aşamada sinemacılara araç, hammadde ve uzman temini yoluna gidildi. İkinci aşamada uzun vadeli planlarla sanatsal ve nitelikli bir sinema için hazırlıklar başlatıldı. Sinemacıların eğitildiği kurslar açıldı. Geçmiş sinemacıların etkisinden bağımsız bir sinemaydı hedeflenen, ancak isimleri devrimin hedefleri bakımından olumsuz çağrışımlara yol açmayan yönetmenler ve oyuncular da işbirliğine davet edildiler. Yeni sinemada yetişen yönetmenlerin ilk ürünlerini ortaya koymaya başladığı 1987 yılı, bu hedefin epeyce yakınlaştığı ve inandırıcılık kazandığı bir tarih olarak gösteriliyor. (Bu tarihten sonra yönetmenlerin değerli filmlerinin kaliteli sinema salonlarında gösterimini öncelemek üzere filmler derecelendirildi. Böylelikle de yönetmenler gişeye göre değil de nitelikli filmler yapmaya teşvik edildiler.)

Üçüncü aşama teknolojide gelişmenin estetik recrübenin ve kültürel akımları tanımanın amaçlandığı “niteliksel gelişme dönemi” olarak tarif ediliyordu. Batı sinema ekollerinin taklitçisi olmamak, maddeci bir bakışla hareket etmemek, söylenecek sözün dinsel göndermelerinin şekli ve içeriği… gibi hususları dikkate alan bu aşamada “dini sinema” nasıl tanımlanabilir sorusu da tartışmaya açılmış oldu.

Biraz açar mısınız?

Tabii, hâlâ devam eden tartışmalar bunlar. Kimilerine göre “dini sinema” sadece dini diye bildiğimiz konuları işlemeli, kimileri ise bu ayrıma karşı çıkıyor, hayatın her alanında dinin ilgilendiği sahne ve durumların mevcut olduğunu söylüyorlar. Kimileri de devrimci mesajlar veren ve halkın sorunlarıyla ilgilenen, sosyal adalete vurguda bulunan sosyal gerçekçi filmlerin pekala dini sinema kapsamında değerlendirilebileceğini söylüyor. Kimilerine göre İran’da çekilme imkânı bulan her film kendiliğnden “dini” olacaktır. “Dini sinema” şeklindeki ayrım, hayatın bazı alanlarının dini, bazılarının ise ladini olduğunun onayı anlamına gelmez mi… Bu konudaki tartışmalar ideal sinemayı nasıl nitelemek gerektiği sorusuna dönüyor. Önce “dini sinema” olarak adlandırılmak istenen sinema giderek “irfani”, “mânâ” ve nihayet “hakikat ve adalet” sineması olarak adlandırılmaya başlandı.

İran Sinemasında özellikle hayat ve ölüm temaları neden önceliklidir?

Sanatın ilgilendiği temel konular da öncelikle yaşam ve ölüm değil midir… Aşk, ayrılık ve yoksulluk da öteki önemli başlıklar.

Yine de İran sinemasında yaşam ve ölüm temaları baskın bir şekilde öne çıkıyor gibi görünüyorsa, bunun sebebi önce devrim, ardından da Irak savaşı sırasında yaşananlar olmalı. Devrim sırasında insanlar Şah’ın askerlerinin açtığı ateşte öldüler. Ardından kimileri ülkelerini terk etmek zorunda kaldı. Ülke ise devrimin hemen ardından bir savaş atmosferine yakalandı. Yüz binlerce genç şehit oldu bu yıllarda. Dolayısıyla bu atmosferin sinemacıları ve bütün olarak sanatçıları etkilememiş olması mümkün değil.

Abbas Kiyarüstemi’nin filmlerini nasıl buluyorsunuz?

Çok beğenirim Kiyarüstemi’yi; özellikle 2000′lere kadar olan yapımları için söylüyorum bunu.

İranlı yönetmenler üzerine hazırladığım kitaba son noktayı koymak için kendisiyle görüşmeye çalışıyorum uzun zamandır ama pek İran’da olmuyor, o geldiğinde de ben Türkiye’de oluyorum.

Kiyarüstemi gören göz için sinemada geniş bir imkânlar manzumesi olduğunu öğreten bir yönetmendir. Aynı zamanda fotoğraf sergileri açan, Hafız ve Sadi mısralarını yorumladığı kitaplar yayınlayan bir kültür sanat neferidir. Yaratıcı ve buluşçudur, ayrıca iyi ve güzeli göstermenin arayışı içindedir, kötü ve çirkin sahnelerin, maceraların ortasında bile. Bu açıdan da iyimser filmlerin yönetmeni olduğunu düşünürüm.

2000′lerdeki deneysel çalışmaları bana bir ustanın hakkı olan hoşluklar olarak görünüyor. Ben Kiyarüstemi’nin özellikle 90′lardaki eserlerini beğeniyorum.

Sürekli eleştirilen bir ülkenin sinemada böyle başarılar elde etmesi dünya sineması açısından ne ifade eder?

Bir kan tazeleme imkânı anlamını taşır. Bir sinemanın etkileyici olması için ille de Hollywood sineması ölçeğinde pahalı yapımlar gerçekleştirmesinin gerekli olmadığını bilmek, genç sanatçıları sinema sanatına yönelmeye yüreklendirecektir. Ayrıca sinemanın sadece vakit geçirmeye yarayan eğlencelik bir araç değil, bir tefekkürü görselliğin imkanlarıyla sunan bir sanat ve teknik olarak da taşıdığı önemin hatırlanmasıdır yeni İran sineması. Erotizm ve şiddet olmadan da bir filmin seyirciyi çekebileceğini gösteriyor İranlı yönetmenler.

Kadın İran sinemasının neresinde?

Yeni İran sinemasının modern kamusal alana özgü sorular dâhil hayatın akışı içinde önümüze çıkan pek çok önemli başlığın yoğun bir şekilde tartışılmasına izin veren bir alan olduğunu söylerim hep. Kadınların kamusal konumları devrimden sonra bir taraftan kadınları özne olarak ileri süren devrimin şiarları, öte taraftan ise ağırlıklı olarak dinsel hissiyatı dillendiren bir devrimin dini kaynakları yeniden yorumlandığı sürecin pratiği arasındaki gerilimi yansıtıyordu. Sinemada kadın bu açıdan uç bir örnek. Çünkü devrimden önce mütedeyyin insanlar erotik filmler ya da şiddet içeren filmler nedeniyle sinemadan uzak duruyorlardı. Yeni sinema ortamı mütedeyyin ve muhafazakar kesimlerin güvenini kazandığı için hem ailece sinemaya gitmeye başladı bu kesimler, hem de kadınların sinema oyunculuğuna dönük eski yargılar değişti. Çarşaflı oyuncular, yönetmenler görülmeye başlandı.

Şimdilerde sanırım dünya sinemaları arasında kadın yönetmen oranının en yüksek olduğu ülkelerden biri olmalı İran. Rahşan Beni İtimat, Tehmine Milani, Poran Derahşende, Menije Hikmet, Mahnaz Muhammedi, Samira Mahmelbaf… gibi değerli yönetmenleri var.

Oyuncular açısından da canlı bir sahneye sahip İran sineması. Başlangıç ilkeleri, star sinemasına karşı mesafeli olmayı gerektiriyordu. Ancak sinema yine de starlar doğmasına zemin hazırladı zaman içinde. 80′lerde Efsane Baygan, bir star iddiası taşımadan sayısız filmde rol aldı. 90′larda Niki Kerimi, Batılı tipli, sinemanın koşullarına uygun olarak iffetli, ilkeli, mücadeleci, özverili kadınları canlandırdı. 2000′lerin starı ise Hediye Tehrani oldu. Tehrani başına buyruk, davranışları öngörülemez, dikbaşlı, kendi kurallarına göre yaşamak için mutsuz ve yalnız olmayı da göze alan kadınları canlandırdı.

İran sinemasını ve İranlı yönetmenleri farklı kılan nedir?

Yeni İran sinemasının yöneticileri destek verecekleri filmlerde estetik, iyilik, insanlar arasında iletişim, mükemmellik, hakikat arayışı, çevre (tabiat) konusunda duyarlılık… gibi hedefler ve temalar aradıklarını belirtiyorlardı başlangıçta.  Bu çerçeve yönetmenleri farklı arayışlara itmiştir. Diyelim ki kadın konusunda getirilen sınırlamaların yönetmenleri çocuk dünyasına yönlendirmede etkili olduğunu söylemek olası. Ya da söylemsel olarak getirilen sınırlamalar metaforik anlamlar üzerinden meramını anlatmaya sevkediyor kimi yönetmenleri. Bunun son örneği Mehran Müdüri’nin yönettiği “Acı Kahve” dizisidir. Dizide anlatılan olaylar senaryo gereği İran tarihinin bilinmeyen, kayıp bir döneminde gerçekleşiyor. Oysa seyirci bu olaylarda, diyaloglarda kendi döneminin kişilerini ve olaylarını buluyor.

Kültür ve sanat alanında mevcut süreklilik, sağlam bir duruşun da sebebi oluyor. İranlılarda o anlamda bir sürekliliğin sağladığı derin bir duyuş var. İran sinemasını İran şiirinin bir devamı olarak gören eleştirmenlere atfen, bu sinema üzerine yazdığım kitabın adını “Şark’ın Şiiri’ koydum. Anlatımda incelikler, gündelik hayatta tabii olarak yer bulan teatrellikle bütünleşiyor. Şiir ve tasvirin kültürde bulduğu yer, sağlam bir arka plan demek. İslam âleminin neredeyse tek canlı tiyatrosu, taziye, günümüzde hâlâ toplumu bütünleştiren kamusal tiyatro özelliğini korumaya devam ediyor. Derin kültürden beslenmede ideolojik sebepler etkili olmamıştır İran’da.  Mesela bölge ülkelerinde hatta bütün dünyada ideolojik kutuplaşmaların zirvede olduğu 1970′li yıllarda solcu sanatçılar bir araya gelerek Hafız okumaları yaparlarmış. Türkiye’de ise “sol”, divan şiiri bir tarafa, Mevlana okumayı bile gericilik sayardı aynı yıllarda. Erol Akyavaş gibi bir ressamın yıllarca İslami motifleri resimlerinde kullandığı için eleştirilere maruz kalması tipik bir örnek.

Şarkın şiiri İran sineması kitabınızda da değinmiştiniz, ulemanın sinemaya bakışı ve verdiği fetvalarla ilgili neler söylersiniz?

Ulema, özellikle de Ayetullah Humeyni’nin olumlu yaklaşımı ve meslektaşlarından gelen sinemada sansürü ağırlaştırmaya dönük talepler karşısındaki direnişi, sinemanın gelişmesini doğrudan etkilemiştir. Ayetullah Humeyni, İslam fıkhına göre geçen zaman içinde mekânda gerçekleşen değişmelerin, ihtiyaçları düzenleyen dini yorumları da değiştirmesi gerektiğini söylüyordu. Ona göre sinema iyi amaçlar için kullanıldığında çok yararlı olabilecek bir araçtı.  Elbet İran devriminin “modern” niteliği, yeni teknik ve üsluplara daha devrim sürecinde açıktı. Ayetullah Humeyni’nin sürgünde yaptığı konuşmalar kasetlerle dolaşıma sokuluyordu ülkesinde. Bu nedenle İran Devrimi’ne “kaset devrimi” de denir ya…

Tabii sinemadaki bu değişimde İslamcı aydınların devrimden önce başlayan tartışma ve faaliyetleri de bir altyapı oluşturmuştur, yukarıda Ayat, yani “Ayet”  film şirketi etrafında bir araya gelen topluluğa işaret etmiştim.

Bu sinema topluluğu Ali Şeriati’nin yönlendirmesiyle çoğunluğu mimarlardan oluşan bir grup tarafından kuruluyor. Aralarında devrimden sonra 8 yıl başbakanlık yapacak ve 2000′lerin sonlarında ise reformist “Yeşil Hareket”in liderlerinden biri olarak gündeme gelecek Mir Hüseyin Musavi de var.

İranlı mimar Muhammed Taki Necefi, mimarlık tahsili yaptığı halde devrimin başından bu yana film dünyasının içinde. Devrimden sonra İran televizyonunun en önemli ilk tarihi yapımı olan “Serbedaran” dizisinin yapımcısı  Necefi. 70′li yılların başlarında mimarlık öğrencisi olduğu sırada Ali Şeriati’nin çevresinde toplanan sanatsever gençlerin arasına katılmış. Necefi Şeriati’nin kendisine söylediği şu sözlerin etkisiyle sinemayla ilgilenmeye başladığını belirtiyor:  “Varsay ki başarılı bir mimar oldun, ne olacak, müreffeh kesime hizmet edeceksin.”

Peki, İranlılar İran sinemasına yeterli ilgiyi gösteriyor mu?

Evet, iyi filmler kolay kolay göz ardı edilmiyor. Mesela şu günlerde Asgar Ferhadi’nin Bir Ayrılık: Nadir ile Simin”i gösterimde ve hangi salona giderseniz tıklım tıklım dolu. Tabii çok iyi yönetmenlerin belgesel özelliği taşıyan filmlerine bazen sadece bir zümrenin ilgi gösterdiği de oluyor.

 

Sayfa Başına Git