Tarih
Atatürk’ün okullarında din eğitimi var mıydı ?
0Cumhuriyet kurulup Öğretim Birliği Yasası çıkarıldıktan sonra 1924’te, ilkokullara (birinci sınıf hariç) haftada 2 saat “Kuran-ı Kerim ve Din Dersi” kondu.
Bu ders, 1929’da 3 ve 5’lerde haftada birer saate indirildi.
1930’da yalnızca 5. sınıf öğrencilerine, o da ebeveyni isterse, haftada yarım saat okutuluyordu. Sonra o da kaldırıldı.
1935-1948 arasında okullarda din eğitimi yapılmadı. (Bkz: S. Kalkanoğlu, “İsmet İnönü: Din ve Laiklik”, Tekin, 1991)
Dersin yeniden müfredata girişi, CHP’nin 1946 seçim yenilgisinden sonradır.
1950’de DP, din derslerini seçmeli olarak müfredata soktu; 12 Eylül de, 4. ve 5. sınıflarda, haftada 2 saat zorunlu hale getirdi.
Yani Cumhuriyet’i kuranlar, okulda din dersinden yana değildi.
Onların fikrini değiştiren öncelikli gerekçe, “oy kaygısı”dır.
…
“Bir Otosoykırım Olarak Eğitim”
0Eğitim sistemimizde bazı rakamsal değişikliklerin konuşulduğu bu günlerde esas mevzu olan ve ne yazık ki bütün bu kuru gürültüde es geçilen, eğitim sistemimizin biçimi ve içeriği üzerine yazılmış bir kaç yazı:
1. Bir Otosoykırım Olarak Eğitim – Serdar Kaya
1967 yılında Kaliforniya’da yapılan Ron Jones Deneyi:Ron Jones, sınıfını bir Nazi ortamına dönüştürmeye çalışmış ve öğrencilerin bu ortamın ne denli tesiri altına gireceklerini test etmek istemişti. Jones, bu amaçla, dersin işleniş şeklini radikal bir şekilde değiştirdi. Örneğin, öğrenciler ona artık ilk adıyla değil “Bay Jones” şeklinde hitap edeceklerdi. Sınıftan içeri girdiğinde herkes ayağa kalkacaktı. Ders işlenirken herkes dik oturacaktı. Derste söz alan öğrenciler ise, ayağa kalkmadan konuşmayacaklardı.
Jones, bu otoriter yapıyı grup aidiyeti, lider kültü ve tektipleştirme ile de destekledi. Grup için bir isim belirlendi ve logo hazırlandı. Disiplin, birlik ve güç eksenli kavramlar yüceltildi. O ana dek okula sivil kıyafetlerle gelen öğrencilere, beyaz gömlek giyme zorunluluğu getirildi. Herkes aşırı bir uca taşınmış olan bu disiplin kurallarına riayet edecekti. Bir tür polislikle görevlendirilen üç öğrenci ise, kuralları ihlal edenleri Lider Jones’a ihbar edecekti.
Öğrenciler bütün bunlara (ve bu çerçevedeki diğer benzeri uygulamalara) karşı çıkmak bir yana, büyük bir ilgi gösterdiler. Deney kısa süre içerisinde bir sosyal harekete dönüştü. 30 kişiyle başlayan ders mevcudu, yeni katılımlarla 200′ü aştı. Asıl etkileyici olan ise, bu yeni sınıf ortamının bir kurgudan ibaret olduğunun kısa sürede unutulması ve kurgunun bütün zihinleri esir almasıydı. Örneğin, Lider Jones, bu otoriter yapıyı sorgulayan üç öğrenciyi dersten atıp bir daha sınıfa girmelerini yasakladığında hiç kimse buna itiraz etmedi. Dahası, polislikle görevlendirilmeyen pek çok öğrenci de gönüllü olarak bu işe soyunarak arkadaşlarını Lider Jones’a ihbar ettiler.
Ron Jones, bir hafta sonra öğrencilere onları manipüle ettiğini açıkladı ve onlardan bütün bu uygulamalara bakarak Nazi Almanyasında yaşananların nasıl mümkün olabildiğini anlamaya çalışmalarını istedi. Zira öğrenciler, bir lider bularak ona bağlanmışlardı. Bir üniforma giymiş, gücü ve disiplini yüceltmiş ve seçkin bir grup inşa edebileceklerine inanmışlardı. Grup aidiyetine bağlılık yemini etmiş, grubun kurallarına uymayanlar susturulduğunda ve çeşitli diğer haksızlıklara uğratıldığında sessiz kalmayı tercih etmişlerdi. Dolayısıyla da, faşizmi başka yerlerde değil, orada, o sınıfta ve kendi tabiatlarında aramaları gerekmekteydi.
(… 2008 yılında Almanya’da deneye dayanan Die Welle adlı bir film de çekildi.)
2. Totaliter Rejimler, Ataerkil Gelenek ve Öğretmenlik – Serdar Kaya
Türkiye’de halen önü gerektiği ölçüde alınamamış olan öğretmen terörü, yaygınlığını iki köhne kuruma borçlu: (1) büyüklerin sözünü dinlemeyi öğütleyen ve tekdir ile uslanmayanın hakkının kötek olduğunu telkin eden yaygın ataerkil gelenek, ve (2) totaliter kaygıları nedeniyle öğretmenlik mesleğini yücelten Cumhuriyet.
Totaliter Yapı
Totaliter rejimlerin ayırt edici özelliği, toplumu belli bir ideoloji doğrultusunda şekillendirmek istemeleridir. Ancak bunu sadece propaganda yoluyla gerçekleştirmek mümkün olmaz. Köklü ve kalıcı bir toplumsal değişim için, mevcut eğitim felsefesini yeni rejimin ideolojisi doğrultusunda değiştirmek ve yeni nesillerin bu ideolojiyi benimseyecek şekilde yetişmelerini temin etmek gerekir. Bu nedenle, her ciddi siyasi değişimi, eğitim felsefesinde yapılan köklü bir değişiklik takip eder.
Yeni bir öğretmen kadrosu yetiştirmek, bu noktada hayati bir önem arz eder. Zira yeni rejimin ideologları başkentteki resmi makamlarında otururlarken, bu yeni öğretmenler, onların halkın içindeki uzantıları olacak ve rejimin ideolojisini yeni nesillere benimseteceklerdir. Rejimin, öğretmenlerin bu işlevini gizlemektense ilan etmesi, amaca ulaşmayı kolaylaştırır. Çünkü öğretmenlik mesleğinin devlet eliyle kutsanmasıyla birlikte, öğretmenler devletin kurumsallığı ile iç içe geçer ve seküler bir dinin rahipleri ve rahibeleri haline gelirler. Bu kutsanmışlık, öğretmenlerin sınıf içindeki otoritelerine de yansır.
Örneğin, öğrencinin (1) öğretmen içeri girdiğinde ayağa kalkmasının beklenmesi, (2) sınıfta söz aldığında ayağa kalkarak konuşmak durumunda olması, (3) (diğer öğrencilerle birlikte) bir bütünün parçası olduğuna inanması, (4) öğretmenin dile getirdiği siyasi düşüncelere aykırı fikirler beyan etme konusunda tamamen özgür olmaması, ya da (5) böyle bir şeye cesaret edebildiği durumlarda, sadece öğretmeni değil, öğretmenin temsil ettiği devleti de karşısına almakta olduğunu bilmesi gibi gerçeklikler, totaliter idareler için son derece sıradandır.
Türkiye özelinde, Yeşilçam filmlerinde ve diğer popüler kültür ürünlerinde köyün imamının gerici, öğretmeninin ise aydın kişi olarak sunulması, devlet ideolojisi ile öğretmen kimliğinin iç içe geçmiş olmasının bir yansımasıdır. Necip Fazıl’ın Dersim Katliamı ile ilgili olarak aktardığı bir anekdot da, Türkiye örneğinde öğretmen, rejim ve “adam edilmek” istenen halk arasındaki ilişkinin niteliği hakkında bir fikir verebilir: “Her evi ayrı ayrı tutuşturduktan sonra dört bir etrafı ayrıca çalı çırpı içine alınıp alev alev yakılan bir köyden, deli gibi bir adam çıkıp … [jandarmalara] doğru ilerliyor ve haykırıyor: ‘Durun, ben köy ahalisinden değilim! Muallimim!’” Yani jandarma halkı öldürmekte, öğretmen ise jandarmaya halktan olmadığını, bir devlet memuru olduğunu ifade etmektedir.
Ataerkil Gelenek
Öğretmenlik mesleğinin kutsanması, öğretmenlerin sınıf içinde öğrencilerin duygularını incitici davranışlar sergilemelerini ve hatta zaman zaman fiziksel şiddete başvurmalarını dahi gerekçelendirir ve olağanlaştırır. Örneğin, herhangi bir devlet dairesinde görev yapan bir memurun, o daireden hizmet almaya gelen bir vatandaşı dövmesi hemen her durumda absürd karşılanırken, öğretmenler söz konusu olduğunda bu algı geçerliliğini yitirir. Ancak bütün bunlarda, totaliter yapı kadar ataerkil gelenek de belirleyicidir.
Ataerkil gelenek, bir bilenin yol göstericiliğini ve bu bilene derin bir saygı duymayı telkin eder. Bu telkin kategorik olarak olumsuz bir anlam ifade etmese de, ataerkil bir çerçeve içinde son derece katı bir yapıya bürünür. Zira ataerkil yapı, (1) gücün ve şiddetin, haklılığı da beraberinde getirdiğini varsayan, (2) maskülen, (3) yaş hiyerarşisini vurgulayan, ve dolayısıyla da (4) otoriter ve militer yaklaşımlarla eklemlenmeye fazlasıyla meyilli olan bir niteliğe sahiptir.
Şiddeti olumlayan “Dayak cennetten çıkmadır” gibi efsanelerle şekillenen Türkiye geleneğinde, bu ataerkil-otoriter zihniyetin izini sürmek çok zor değildir. Bu gelenekte, “Söz büyüğün, su küçüğün” gibi yerleşik ifadeler, büyüklerin (ve özellikle de erkek büyüklerin) egemenliğini vurgular. Andımız’da da yer alan “Küçüklerimi sevmek, büyüklerimi saymak” gibi ifadeler, sevgi ve saygı gibi hisleri yaş hiyerarşisine oturtur.
İlgili zihni çerçeve, Hz. Ali’ye atfedilen “Bana bir harf öğretenin 40 yıl kölesi olurum” sözünü dahi (gerçek bağlamını bilmeden) bir ezber haline getirmekte ve bu ifadeyle türlü haksızlıkları gerekçelendirmekte bir sorun görmez. Zira (Hegel’in ifadesiyle) kölenin olduğu her yerde mutlaka bir de efendi vardır.
3. İki Modelin Mukayesesi – Ali Bulaç
“Modern eğitim” hiyerarşik, “geleneksel öğretim” dairevidir. Modern eğitimin mekânı (okul) resmi, geleneksel öğretimin kurumları (medrese, tekke, zaviye, mahalle hocaları, mescitlerde sütun dipleri vs.) sivildir.
Okulun devlete ait veya özel olması onun mahiyetteki resmi karakterini değiştirmez. Okul dikey yol takip ederek eğitir, bilgiyi üstten empoze eder, geleneksel öğretim ise bilgiyi dairevi tarzda sohbet halkasında müzakereyle aktarır.
Okul, cumhuriyetin (modernitenin) öngördüğü yeni insan tipini “eğiterek yaratma”yı hedefler, geleneksel öğretim, insandaki manevi-entelektüel potansiyelleri ve ahlaki normları aktif hale getirmeyi amaçlar. Kutsal kitaplar bile insanı elinden tutup hidayete götürmez, hidayet üzerinden Hakikat’e işaret eder, Hakikat Bilgisi ve Sevgisi’ni kazandırır, Doğru Yol’u gösterir. “Kendisinde şüphe olmayan Kitap takva sahiplerini doğru yola iletir” (2/Bakara, 2). Okul temeli pozitivizm olan bilimsel bilgileri birer inanç umdesi olarak çocukların zihnine zerkeder.
Geleneksel öğretimin modeli Hz. Peygamber (s.a.v)’in sohbet meclisidir. Meclis halka şeklinde kurulur, en büyük öğretici (muallim) sıfatıyla Hz. Peygamber’in oturduğu noktayı esas alırsak, öğrenciler -sahabeler, ilim talep eden talipler (talebeler)- sağında ve solunda sıralanır. Herkes hem muallimin hem öğrencilerin yüzünü görür. Yeni bir bilgi hasıl olduğunda bunun ruhlardaki etkisini halkada yer alanların yüzüne bakarak hemen anlayabilirsiniz. Sadece kelimeler değil, sohbete katılanların yüz ifadeleri, reflekssiz tepkileri öğrenme sürecine katılır, hatta Abdullah ibn Mübarek’in dediği gibi “bazen susmak müzakereye katılmak”tır. Bu sadece halka şeklindeki sohbet meclislerinde olur. Bu yönüyle geleneksel sohbet yöntemi müzakereci, modern okul sistemi otoriter ve emredicidir.
Tarih boyunca mahalle mektepleri, hocaların dersleri ve ana çerçeveleri itibariyle medreseler bu yöntemi takip ettiler. Sistemde öğrenci hocasını, hoca öğrencisini seçme özgürlüğüne sahiptir. Bilgi sivil olduğu gibi, kurum da sivildir, devletlerin ve siyasi iktidarların müdahalelerinden azami ölçülerde uzak ve özerk olarak gerçekleşir. Devletin müfredat programını belirleme yetkisi yoktur, müfredatı sivil vakıflar tayin ve tespit eder; devlet kurumsal olarak müessesenin fiziki standartlara uygun olup olmadığını denetler sadece. Bu elbette siyasilerin sürece karışmadıkları anlamına gelmiyor, karıştıkları oranda öğretim yozlaşmış, sonunda sistem de kuruyup çölleşmiştir.
Okul düzeni kışla düzenidir. Sabahleyin erkenden gencecik çocuklar sırtlarında yaklaşık 7 kilo ağırlığında çantalarıyla okula seferber olurlar. Sabah 6′da askerler de “ictima” yapar, toplanır. Okul bahçesinde çocuklara düzgün saflar halinde “andımız” okutulup yüksek sesle devlete bağlılık yemini yaptırılır. Nizami olarak sınıflara girerler. Öğretmen gelir, komutan girmiş gibi herkes ayağa kalkar, “Günaydın çocuklar” komutuna “Günaydın öğretmenim” cevabı verilir. Öğretmenin masası birkaç santim sınıfın zemininden yüksektir. Öğrencileri süzer, amirane bakar. Öğrenciler birbirlerinin yüzlerini görmez, çünkü öğretmene bakacak şekilde dizilmişlerdir.
Geleneksel öğretimde resmi kıyafet (üniforma, önlük) yoktur. Okulun resmi kıyafeti var, bu dolaylı bir eğitim işlemidir. Üç temel ders var ki, balmumu halindeki öğrenciyi özel işlemden geçirmeye matuf olarak geçen yüzyılda düşünülmüştür: “İnkılap tarihi”, resmi ideolojiyi aktarır; “Beden Eğitimi” “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” ilkesinden hareketle öğrenciyi izci -büyüyünce ideolojik asker- yetiştirir; “Müzik”, ulus devletin ulusal marşını ve diğer marşları düzgün okumalarını sağlar. Bizim zamanımızda hafta boyunca okul dışında da şapka giyme mecburiyeti vardı.
Kastım “geleneksel eğitime dönelim” fikrini ima etmek değildir; ama nasıl sıkı markaj ve insana karşı bir okul sisteminde “eğitim” adı verilen özel bir işlemden geçirildiğimizi anlamak için bu mukayese gereklidir. Belki gelecek için bir perspektif verir. Ivan Illich, “Okulsuz Toplum” kitabında insanın özgürleşmesi için “toplumun okulsuzlaştırılması” gerektiğini söyler.
Hibakusha
0
1945 yılının 6 Ağustos’unda pazartesi sabahı 8′i çeyrek geçe ABD Hava Kuvvetleri’ne bağlı Enola Gay isimli nâmert uçak, Japonya’nın Hiroşima şehrine adına Little Boy (Adı batsın!) denilen dünyanın ilk nükleer bombasını attı.Müthiş patlamada 140 bin insan öldü. Bombadan sağ kurtulanlara “Hibakusha” adı verildi; mânâsı “Patlamadan etkilenmiş insan” demekmiş. Japon Hükümeti 2008 yılında çoğu Japonya’da yaşayan 243 bin 692 Hibakusha’yı resmen tanıdı (wikipedia.org).
Bu hadisenin ilginç ayrıntıları var ve mel’un ayrıntıda gizlidir!
Bomba atılmadan birkaç ay evvel, atılacak bombanın etkisini tam olarak ölçmek için “Hedef araştırma kurulu”nca mahvedilmesi düşünülen dört şehrin uçak saldırılarına hedef edilmemesi planlandı ve öyle yapıldı. “Bu bölgelere saldırı yok” fikri pekiştirildi ve bu yüzden bombardıman bölgesi o tarih aralığında hayli göç aldı (Harp hukukunda buna ne denir bilmem fakat ceza kanununda “Taammüd”tür; cürmü soğukkanlılıkla tasarlamak!).
Amerikalılar bombayı atmadan önce Japonların hayat tarzlarını ve alışkanlıklarını araştırıp onların en çok dışarıda olduğu saatlerin istatistiğini tutmuştu. Hedef göründüğünde pilotlar, bombadan en iyi verimi almak için civardaki hava basıncını ölçen paraşüte bağlı radyo sonda cihazlarından üç tane bırakıp sonucu gözlemlediler. “En iyi zaman sabah 8.15 görünüyordu; tam o dakikada attılar. Bomba havada tam 45 saniye süzüldü, 8.16′da yerden 600 metre yükseklikte (ihtiraklı) infilâk etti. Bombayı atan B-29 tipi Boeing savaş uçağı hemen 155 derece keskin dönüş yaparak olay yerinden uzaklaşmaya çalıştı ama bombanın yıkıcı rüzgârı, yerden takriben 10 bin metre yukarıdaki Enola Gay’i öyle bir şiddetle sarstı ki, uçaksavar ateşiyle vurulduklarını sandılar. Mürettebat dönüşlerinde âmirleri tarafından Uçuş Temâyüz Madalyası ile ödüllendirildi.
Ne kadar kargış aldıklarını ise kimse bilemez.
Diyeceksiniz ki ne alâka? Alâkası şu; biz, hepimiz, kim bilir ne zamandan beri bir nevi bombardıman artığıyız; yani Hibakusha! Takriben bir asırdan bu yana devletimizin attığı birtakım bombalar, harici düşmanlardan çok bizi vurmaktadır. 1915 Tehciri, İzmir yangını, Şeyh Sait ayaklanması, Dersim’de olup bitenler, ardından Muğlalı vakası ve 33 kurşun hâdisesi, 6-7 Eylül rezaletleri, Çorum, Kahramanmaraş fitneleri, faili meçhuller, faili meçhuller derken şimdi de Uludere faciası…
Ölmüyoruz, ölüden beter oluyoruz. Şöyle ağız dolusuyla zâlime zâlim, mazluma mazlum diyemiyoruz; işlemediğimiz, tasvib etmediğimiz cürümlerle sersemletiliyoruz.
Daha iki gün önce savaş uçaklarımız, 35 delikanlının başına ölüm oldu yağdı. Hata oldu diyorlar. Böyle hata olur mu ve bu kaçıncı hatadır? BDP’liler hemen 33 Kurşun vakasını hatırlatıyorlar; doğru söylüyorlar. Yine haksızlık ediyorlar diyebilir miyiz? İstihbarat bilgisi üzerine yapılmış diyorlar; böyle kabahatin özrü olmaz, hata kabul edilmeyecek eylemler vardır. “İşimizi yapamıyoruz” veya “Yapmak istemiyoruz” denilse anlarız ama “Hata yapılmış” bahanesi, iyi niyeti kırk yerinden bıçaklıyor.
Buna istihbarat hatası filan demek olmaz, doğrudan rezalettir bu.
Eh, artık ayaklarım suya erdi. Kürt meselesi diye adlandırdığımız şey, o kadar kârlı bir prodüksiyondur ki, dizinin sona ermesini beklemek saflık olur. Bu şartlar, bu veriler çerçevesinde Kürt meselesi çözülmez, iyice kördüğüm olur. Problem çözmek ayıpmış, zülmüş gibi yenilerini icad ediyor, sönmeye yüz tutmuş ateşi kertenkele nefesiyle canlandırıyoruz. Kırk küpü üst üste dizip dengede durdurmak emek ve marifet ister; alttakini çekip problem çıkarmak ise sadece orta zekâ seviyesine mahsus yıkıcı bir hünerbazlıktır.
Nasıl bir kâbustur bu; kötü para iyi parayı kovuyor; Erol Taş’lar kazanıyor filmin sonunda.
Kürt kardeşlerim, sözün kâr etmediği yere geldik. Buna vallahi gönlümüz hiç razı değil. Başınız sağolsun, başımız sağolsun.
Kırmızıgül’ün Tuhaf ‘Hayat’ı
0
Cumhuriyet’in ilk yıllarından ve ilk yönetici elitinden başlamak üzere bugüne dek süregelen ‘ulus-devlet’ inşasının en önemli ayağını Kürt dili ve kültürünün mümkün olduğunca ya görünürden uzaklaştırılması ya da basitçe yok edilmesi oluşturdu. 1925′den 1940′lara kadar aralıksız süren isyanların gösterdiği üzere tek millet ülküsüne en büyük engel olarak duran/kalan Kürt kimliğini zayıflatmak, etkisiz bir unsur kılmak için nüfus değişimlerinden ağır asimilasyon politikalarına her yol denenecekti.[1]Mahsun Kırmızıgül ve benzerleri Nuri Sesigüzel, İbrahim Tatlıses, İzzet Altınmeşe, Burhan Çaçan, Özcan Deniz, Alişan gibi isimleri Atatürk’ün ölümünden on yıllar sonra tipik birer ‘şark bülbülü’ yapacak kültür siyasetlerinin temelleri daha o zamanlar atıldı. Kürtlerin Türkleştirilmesi sürecinde Kürtçe’nin zayıflatılması çabasının dışında en önemli ayaklardan biri bu kültür siyaseti olacaktı. 1925′ten başlayarak, sırasıyla 1927, 1928 ve 1929′da halk müziği eserlerinin toplanarak Türkçeleştirilmesi için Ankara’dan görevlendirilmiş memurlarca başta Kürt kentleri olmak üzere, Anadolu’ya geziler düzenlendi. Bu geziler, 1937′den 1957′ye kadar da her yıl düzenli olarak gerçekleştirildi ve bu çalışmalardan 10 bin şarkı toplandı. 1961′de de TRT, Erzurum, Kars, Van, Hakkari, Erzincan, Diyarbakır, Elazığ, Urfa, Adana, Bitlis, Muş, Bingöl ve Siirt’e bir gezi düzenleyerek buralardaki şarkıları kayda alıp topladı.[2]
1920′ler ve sonrasında Kürtçe’nin yasaklanması nedeniyle, Kürtçe şarkı söylemekte ısrar eden Mihemed Arif Cizravî, Şakiro (Özcan Deniz’in amcası), Kawis Axa, Mele Ehmedê Batê, Ayşe Şan gibi isimler Misak-ı Milli’yi terkederek müziğe İran, Irak Kürdistanlarında, Ermenistan’da devam etmek zorunda kaldılar. Celal Güzelses, Mukim Tahir gibi isimler Cumhuriyet’in ilk yıllarında; Sesigüzel, Tatlıses, Çaçan, Altınmeşe, Kırmızıgül gibi isimlerse 70′lerden bu yana anadillerinde söylemeden, Türkçe’yi de kabul ederek ülke pop kültüründe ‘doğulu’ türkücüyü oynadılar.[3] ‘Doğulu türkücü’lerin 1920′lerden bugüne değişmeyecek bir pratiği de Türkiye’yi terketmek zorunda kalmış diğer Kürt sanatçıların şarkılarını, içeriğini tamamen değiştirerek Türkçeleştirip okumayı sanatlarının bir parçası haline getirmek oldu.
Aralıksız ilerleyen asimilasyon ve inkar siyasetine 1960′lardan başlayarak güçlü bir şekilde sinema ve edebiyattaki tahrif edilmiş Kürt temsilinin sergilenmesi eklendi. Türk sineması Kürt kentleri ve kültürünü geçen son 50 yıl içinde çağdışılığın Türkiye’deki kalıntıları şeklinde sunacaktı. Ülkenin tüm kültürel-sosyal geri kalmışlığının merkezi olarak, acemi ve özensiz bir oryantalist bakışla ‘doğulu’ların hayatı Şalvar Davası, Düğün, Salako, Kibar Feyzo, Hemşo gibi onlarca başka filmle batılılara anlatılmaya başlandı.[4] Bu anlatımda da Kürtler anadilleriyle değil, karikatürize edilmiş bir aksanlı Türkçe’yle konuşturuldu. Bu filmleri uzunca bir süre, gırtlaklarını zorlayarak ‘doğuca’ sesler çıkarmak zorunda olacak batılı Türkler hazırladı. 80-90 sonrasınaysa şu anki Kırmızıgül, Tatlıses gibi gerçek ‘doğulular’ yetişti. Artık karikatürize edilmiş doğuyu İstanbullu, İzmirli aktörlerin anlatmasına gerek yoktu, ‘doğulular’ kendi kendilerinin karikatürü olmaya hazırlardı.
Kültür-dil siyasetlerinin sonucu, Kürtler üzerine yapılmış hemen her araştırmanın tekrarla vurguladığı geç milliyetçi bilinçlenmenin bu süreçte giderek silikleşmeye ve görünmezleşmeye başlaması oldu. Çağdışılığın, gelişmemişliğin, korkunç törelerin bölgesi olarak resmedilegelmiş Kürt bölgesinde, Kürtlüğün ifadesi siyaseten tehlikeli olduğu kadar kültürel açıdan da tercih edilmeyecek bir ‘ayıp’ haline gelmişti. Dolayısıyla aklı olanın mümkün mertebe bu hem tehlikeli hem de ‘kitch’ kimlikle kendini ilişkilendirmemesi gerekiyordu. Kırmızıgül, Tatlıses, Yıldızhan, Deniz gibi akıllı birçok kişi böyle yaptı. Eğreti bir ne tam Türk ne zaten Kürt, ‘doğulu’yu oynayarak popüler kültürde yükseldikçe yükseldiler.
Ancak tüm bu anlatıyı bozacak, Cumhuriyet elitlerini rahatsız edecek, ‘şark bülbüllerini’ de muhtemelen şaşırtacak bir bastırılanın geri dönüşü hali de eşzamanlı olarak gelişti. 60′lardan bu yana önce sivil, ardından silahlı hale gelmiş bir siyasi-kültürel mücadele bugüne kadar geldi. Bu mücadele ve çekişme, Cumhuriyet elitlerinin yok etmeye çalıştığı şeyi ortaya çıkardı. Kültür siyasetinin itibarsızlaştırmaya çalıştığı Kürtlük yeniden görünür olmaya, kendini ifade etmeye başladı. 15-20 yıl öncesine kadar kendisine Kürt demeye korkanlar korkmamaya, utananlar utanmamaya başladı. Türkiye tarihinde Kürtler arasında görülmemiş bir özgüven gelişti. İsmail Beşikçi’nin ‘Devletlerarası Sömürge Kürdistan’daki ifadeleriyle “öz benliğin inkar edilmesiyle köleleşme-kimliksizleşme” anlamına gelen süreç Yalçın Küçük’ün ‘Kürtler Üzerine Düşünceler’de belirttiği gibi aşağılık duygusunun yenilmesiyle kaybolacak, yitirilmiş milliyetçilik duygusu da yeniden canlanacaktı.
Elbette bu, beri yandan örülmeye çalışılan eğreti kimlik inşası sürecinin bittiğini müjdelemiyordu. Bu kimliksizleştirmeyle-kimliklenme süreçleri birer çetin rekabet içinde devam etti. Kürt kimlik mücadelesi verenler aşağılık duygusunu yıkmaya, Kürtçe konuşmanın ‘kitch’ bir şey olmadığını insanlara anlatmaya çalışırken, Türk popüler kültürü 1950′lerden edindiği ezberi bugüne kadar sürdürdü. Bugün hala tüm popüler dizilerde buradan kalma replik ve temsillerin tekrarına maruz kalıyoruz.
Kürt kimliğine geri dönüşün, onu yeniden sahiplenmenin artık tamamen belirgin bir hale gelmeye başladığı 2000′li yıllarda ise yukarıdaki popüler kültür ürünlerine bu defa Kürt kimliğini güya ‘tanıyan’, Kürtçe’yi Kürtçe, Kürtleri de ‘Kürt’ olarak yansıtan PKK karşıtı propagandif film ve diziler eklendi. Burada da itibarsızlaştırmanın anlamsızlaştığı Kürt kimliği yerine PKK ve onun siyasi-kültürel temsillerine dönük bir insan-dışılaştırma (de-humanisation) egzersizi sözkonusu olacaktı, oluyor. On yıllardır ‘doğuluya’ (Kürtlere) atfen anlatılan tüm ‘yabanilik’ şimdi PKK militanları ve sempatizanlarının omuzlarına yüklenmiş olarak, Tek Türkiye, Şefkat Tepe, Sakarya Fırat, Kurtlar Vadisi gibi yapımlar üzerinden sahneleniyor.[5] Dolayısıyla daha önce Kürt olmayla ilişkilenmenin ayıp-tehlikeli olacağı dönem kapanmış, PKK ve siyasi kanatlarıyla ilişkilenmenin hem tehlikeli hem de utanç verici olarak anlaşılması beklenen bir kültür ortamına girmiş oluyorduk. 90′larda doğuda askeri helikopterlerden dağlara-ovalara atılan siyasi bildirilerden farksız bu dizilerin de beklenen etkiyi yaratmaktan uzak olduğu kısa zamanda farkedildi.
KIRMIZIGÜL’ÜN KÜRTLERİ
18 Kasım’da Atv kanalında yayınlanmaya başlanan, öncesinde çok kapsamlı bir reklam kampanyasıyla desteklenen Mahsun Kırmızıgül imzalı Hayat Devam Ediyor isimli dizi ise bizi yine 60-70′lerin popüler kültür ortamına geri götürüyor. Dizi, ‘Hayat’ isimli 15 yaşındaki bir kız çocuğunun önce ‘cinsel ilişki’ sonrası ‘namus cinayeti’ tehtidine maruz kalması, ardından da 70 yaşında biriyle evlendirilmesi ve kendisini kuşatan ağır, ‘irrasyonel’ toplumsal değerler’i işlerken Türk popüler kültürüne içkin ırkçı-oryantalist tonları olağandışı bir pornografik açıklıkla içeriyor.
Bizi ‘küçük insanların büyük hikayeleri’yle buluşturan dizi, ‘doğuluları’ (Kürtleri) hem kendi gözlerinde hem batılı izleyicinin gözünde ötekileştirmek için her türlü yolu deniyor. Tüm bunları da kadınlar ve namus meselesi gibi yine oryantalist anlatının tipik araçlarını kullanarak anlatıyor. Kadınların söz sahibi olmadığı, çaresizlik nedeniyle alınıp satılan bir eşya olduğu, erkeklerin bir kısmının değer tanımayan kadın düşkünü, diğerlerinin de kadına değer vermeyen para meraklısı karaktersiz karakterler, hayatın kendisinin de her an her şeyin olabileceği bir dram olduğu ‘Kürt hayatı’ dizinin esas anlatısını oluşturuyor.
Diziye dair genel bir ‘siyasi’ çıkarım yapmayı mümkün kılan esas şey de bu; anlatılan hikayenin bir toplumsal yapıdaki marjinalliğe değil, toplumsal yapının kendisinin bir marjinalliğe büründürülmesi. Dizide izlediğimiz toplum, izlemeye dayanmanın zor olduğu, her yanıyla ibret verici bir toplumdur. DolayısıylaHayat Devam Ediyor, bizi yeniden onyıllar öncesi döneme geri götürüyor. Şimdiye dek bir özgüvenli Kürtlük inşa etmiş sıradan izleyici, bu gördüğü iğrençlikler karşısında yeniden kimliğinin bir ayıpla eşdeğer olduğunu ‘görüyor’. En azından murat edilenin bu olduğu anlaşılıyor.
1966′da Ömer Lütfi Akad’ın çektiği, Yılmaz Güneyli Yeşilçam klasiği Hudutların Kanunu’nda sınırdaki Kürt köylülerini çağdaşlaştırma rolü bölgedeki komutanla köy okulunun öğretmenindedir. Ne tarımla ne eğitimle tanışmamış köylüler, Cumhuriyet’in aydınlanmacılığını temsilen öğretmen ve asker tarafından eğitilirler. Aradan geçen 45 yılda tek fark, Kürtleri bu defa batı görmüş bir başka Kürt’ün (Kırmızıgül) çok daha karikatür yollarla eğitiyor oluşudur.
Kırmızıgül’ün ve yayıncısı kanalın bu anlatıyı büyük bir özgüvenle aktarıyor olmasının arkasında da sadece kendi hevesleri yatmıyor. Yıllardır samimiyetsiz bir politik doğruculuğun dili olarak kurgulanan ‘doğu’nun, ‘namus cinayetleri’ gibi bir çağdışılıkla sivil toplum örgütleri ve ana akım medyaca resmediliyor oluşu bunu iyi veya kötü niyetle işlemek isteyenlere tuhaf bir özgüven veriyor. Türkiye’nin başka bir bölgesindeki ‘aksaklığın’ asla bu ölçüde bir kaygısızlıkla işlenemeyeceği bir rahatlık alanı çoktandır oluşmuş durumda. İsteyen, istediği sıradışılığı, anti-modernliği buraya sıkıştırabilir veya burası üzerinden anlatabilir.
Ancak dikkat; bölgenin ‘Kürtlüğüyle’, bundan kaynaklı on yıllardır süren savaşıyla uğraşmayan anlatının çağdışılaşmış yaşanmışlıkları esas gerçek olarak kurması ülkenin batı yakasında kimi yerde açık ırkçılıkla kendini dışa vuran bir özgüven ortamı yaratıyor. Dicle Koğacıoğlu’nun ‘namus cinayetleri’ üzerinden anlattığı sıkıntı[6], burada da başka ‘geleneksel kötülüklerin’ etnikleştirilmesi ve ülkenin diğer bölgelerinin bundan azade olduğu algısıyla kendini gösteriyor. ‘Çocuk yaşta kızların evlendirildiği, namus cinayetinin sıradan olduğu bir utanç vericiliğin coğrafyası’ olarak izlediğimiz yerde hayatın tümünü bir karikatüre benzetmek böylece başka hiçbir bölge için olmadığı ölçüde kolaylaşıyor. Kırmızıgül’ün çizdiği Kürt resmi de rahatça tüm çağdışılıkları, olumsuzlukları içinde barındırabiliyor; çocuk gelin, kuma, başlık parası, ağır yoksulluk, şiddet, cehalet, nedensiz töreler…
Dizinin ilk bölümünün yayınlandığı gün, Kürt meselesine tamamen bir güvenlik çerçevesi ve devletçi perspektifle yaklaşan USAK’ın (Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu) aynı konuda “Evlilik mi Evcilik mi? Erken ve Zorla Evlilikler: Çocuk Gelinler” başlıklı raporunu duyurmuş olmasını da Kürt kimlik halini yeniden bu geri kalmışlık, eğitimsizlik anlatısına sıkıştırma çabasının bir örneği olarak görmek mümkün.
Diyarbakırlı Mahsun Kırmızıgül, sık sık gittiği memleketinin dizide anlattığı yer olmadığını, en kötü ihtimalle öyle kalmadığını iyi biliyor. Bunu bildiği için zaten diziyi ‘curcunanın’ yaşandığı bölgede değil, ilgisiz bir kentte (Nevşehir) çekiyor veya çekmek zorunda hissediyor. Esas ironi belki burada, dizinin tüm anlatısı gibi seti de olmaması gereken bir yerde duruyor.
Hamza Aktan – Birikim Dergisi
[1] Cumhuriyet sonrası ilk adımlarından Şark Islahat Planı (1925) ve İnönü raporu (1935) için bkz: Belma Akçura, Devletin Kürt Filmi, Ayraç. s. 39-64. [2] Veriler ve rakamlar için bkz, B. Siynem Ezgi Sarıtaş, Articulatıon Of Kurdısh Identity Through Politicized Music Of Koms. [3] A.g.e. [4] Bkz, Sebahattin Şen, Kültürel Temsiller, Sinema ve Oryantalizm, Türk Sinemasında Kürt/Doğu Temsilleri. [5] Bu dizilere dair bir değerlendirme için bkz: Yek Û Şeş: Kürt Meselesi, Gülen Cemaati ve Bir Karşı-Propaganda Girişimi Olarak "Tek Türkiye" Dizisi, Harun Ercan, Toplum ve Kuram. [6] Bkz, Dicle Koğacıoğlu, The Tradition Effect: Framing Honor Crimes in Turkey, Differences: A Journal of Feminist Cultural Studies.









