Medya
Hibakusha
0
1945 yılının 6 Ağustos’unda pazartesi sabahı 8′i çeyrek geçe ABD Hava Kuvvetleri’ne bağlı Enola Gay isimli nâmert uçak, Japonya’nın Hiroşima şehrine adına Little Boy (Adı batsın!) denilen dünyanın ilk nükleer bombasını attı.Müthiş patlamada 140 bin insan öldü. Bombadan sağ kurtulanlara “Hibakusha” adı verildi; mânâsı “Patlamadan etkilenmiş insan” demekmiş. Japon Hükümeti 2008 yılında çoğu Japonya’da yaşayan 243 bin 692 Hibakusha’yı resmen tanıdı (wikipedia.org).
Bu hadisenin ilginç ayrıntıları var ve mel’un ayrıntıda gizlidir!
Bomba atılmadan birkaç ay evvel, atılacak bombanın etkisini tam olarak ölçmek için “Hedef araştırma kurulu”nca mahvedilmesi düşünülen dört şehrin uçak saldırılarına hedef edilmemesi planlandı ve öyle yapıldı. “Bu bölgelere saldırı yok” fikri pekiştirildi ve bu yüzden bombardıman bölgesi o tarih aralığında hayli göç aldı (Harp hukukunda buna ne denir bilmem fakat ceza kanununda “Taammüd”tür; cürmü soğukkanlılıkla tasarlamak!).
Amerikalılar bombayı atmadan önce Japonların hayat tarzlarını ve alışkanlıklarını araştırıp onların en çok dışarıda olduğu saatlerin istatistiğini tutmuştu. Hedef göründüğünde pilotlar, bombadan en iyi verimi almak için civardaki hava basıncını ölçen paraşüte bağlı radyo sonda cihazlarından üç tane bırakıp sonucu gözlemlediler. “En iyi zaman sabah 8.15 görünüyordu; tam o dakikada attılar. Bomba havada tam 45 saniye süzüldü, 8.16′da yerden 600 metre yükseklikte (ihtiraklı) infilâk etti. Bombayı atan B-29 tipi Boeing savaş uçağı hemen 155 derece keskin dönüş yaparak olay yerinden uzaklaşmaya çalıştı ama bombanın yıkıcı rüzgârı, yerden takriben 10 bin metre yukarıdaki Enola Gay’i öyle bir şiddetle sarstı ki, uçaksavar ateşiyle vurulduklarını sandılar. Mürettebat dönüşlerinde âmirleri tarafından Uçuş Temâyüz Madalyası ile ödüllendirildi.
Ne kadar kargış aldıklarını ise kimse bilemez.
Diyeceksiniz ki ne alâka? Alâkası şu; biz, hepimiz, kim bilir ne zamandan beri bir nevi bombardıman artığıyız; yani Hibakusha! Takriben bir asırdan bu yana devletimizin attığı birtakım bombalar, harici düşmanlardan çok bizi vurmaktadır. 1915 Tehciri, İzmir yangını, Şeyh Sait ayaklanması, Dersim’de olup bitenler, ardından Muğlalı vakası ve 33 kurşun hâdisesi, 6-7 Eylül rezaletleri, Çorum, Kahramanmaraş fitneleri, faili meçhuller, faili meçhuller derken şimdi de Uludere faciası…
Ölmüyoruz, ölüden beter oluyoruz. Şöyle ağız dolusuyla zâlime zâlim, mazluma mazlum diyemiyoruz; işlemediğimiz, tasvib etmediğimiz cürümlerle sersemletiliyoruz.
Daha iki gün önce savaş uçaklarımız, 35 delikanlının başına ölüm oldu yağdı. Hata oldu diyorlar. Böyle hata olur mu ve bu kaçıncı hatadır? BDP’liler hemen 33 Kurşun vakasını hatırlatıyorlar; doğru söylüyorlar. Yine haksızlık ediyorlar diyebilir miyiz? İstihbarat bilgisi üzerine yapılmış diyorlar; böyle kabahatin özrü olmaz, hata kabul edilmeyecek eylemler vardır. “İşimizi yapamıyoruz” veya “Yapmak istemiyoruz” denilse anlarız ama “Hata yapılmış” bahanesi, iyi niyeti kırk yerinden bıçaklıyor.
Buna istihbarat hatası filan demek olmaz, doğrudan rezalettir bu.
Eh, artık ayaklarım suya erdi. Kürt meselesi diye adlandırdığımız şey, o kadar kârlı bir prodüksiyondur ki, dizinin sona ermesini beklemek saflık olur. Bu şartlar, bu veriler çerçevesinde Kürt meselesi çözülmez, iyice kördüğüm olur. Problem çözmek ayıpmış, zülmüş gibi yenilerini icad ediyor, sönmeye yüz tutmuş ateşi kertenkele nefesiyle canlandırıyoruz. Kırk küpü üst üste dizip dengede durdurmak emek ve marifet ister; alttakini çekip problem çıkarmak ise sadece orta zekâ seviyesine mahsus yıkıcı bir hünerbazlıktır.
Nasıl bir kâbustur bu; kötü para iyi parayı kovuyor; Erol Taş’lar kazanıyor filmin sonunda.
Kürt kardeşlerim, sözün kâr etmediği yere geldik. Buna vallahi gönlümüz hiç razı değil. Başınız sağolsun, başımız sağolsun.
Kırmızıgül’ün Tuhaf ‘Hayat’ı
0
Cumhuriyet’in ilk yıllarından ve ilk yönetici elitinden başlamak üzere bugüne dek süregelen ‘ulus-devlet’ inşasının en önemli ayağını Kürt dili ve kültürünün mümkün olduğunca ya görünürden uzaklaştırılması ya da basitçe yok edilmesi oluşturdu. 1925′den 1940′lara kadar aralıksız süren isyanların gösterdiği üzere tek millet ülküsüne en büyük engel olarak duran/kalan Kürt kimliğini zayıflatmak, etkisiz bir unsur kılmak için nüfus değişimlerinden ağır asimilasyon politikalarına her yol denenecekti.[1]Mahsun Kırmızıgül ve benzerleri Nuri Sesigüzel, İbrahim Tatlıses, İzzet Altınmeşe, Burhan Çaçan, Özcan Deniz, Alişan gibi isimleri Atatürk’ün ölümünden on yıllar sonra tipik birer ‘şark bülbülü’ yapacak kültür siyasetlerinin temelleri daha o zamanlar atıldı. Kürtlerin Türkleştirilmesi sürecinde Kürtçe’nin zayıflatılması çabasının dışında en önemli ayaklardan biri bu kültür siyaseti olacaktı. 1925′ten başlayarak, sırasıyla 1927, 1928 ve 1929′da halk müziği eserlerinin toplanarak Türkçeleştirilmesi için Ankara’dan görevlendirilmiş memurlarca başta Kürt kentleri olmak üzere, Anadolu’ya geziler düzenlendi. Bu geziler, 1937′den 1957′ye kadar da her yıl düzenli olarak gerçekleştirildi ve bu çalışmalardan 10 bin şarkı toplandı. 1961′de de TRT, Erzurum, Kars, Van, Hakkari, Erzincan, Diyarbakır, Elazığ, Urfa, Adana, Bitlis, Muş, Bingöl ve Siirt’e bir gezi düzenleyerek buralardaki şarkıları kayda alıp topladı.[2]
1920′ler ve sonrasında Kürtçe’nin yasaklanması nedeniyle, Kürtçe şarkı söylemekte ısrar eden Mihemed Arif Cizravî, Şakiro (Özcan Deniz’in amcası), Kawis Axa, Mele Ehmedê Batê, Ayşe Şan gibi isimler Misak-ı Milli’yi terkederek müziğe İran, Irak Kürdistanlarında, Ermenistan’da devam etmek zorunda kaldılar. Celal Güzelses, Mukim Tahir gibi isimler Cumhuriyet’in ilk yıllarında; Sesigüzel, Tatlıses, Çaçan, Altınmeşe, Kırmızıgül gibi isimlerse 70′lerden bu yana anadillerinde söylemeden, Türkçe’yi de kabul ederek ülke pop kültüründe ‘doğulu’ türkücüyü oynadılar.[3] ‘Doğulu türkücü’lerin 1920′lerden bugüne değişmeyecek bir pratiği de Türkiye’yi terketmek zorunda kalmış diğer Kürt sanatçıların şarkılarını, içeriğini tamamen değiştirerek Türkçeleştirip okumayı sanatlarının bir parçası haline getirmek oldu.
Aralıksız ilerleyen asimilasyon ve inkar siyasetine 1960′lardan başlayarak güçlü bir şekilde sinema ve edebiyattaki tahrif edilmiş Kürt temsilinin sergilenmesi eklendi. Türk sineması Kürt kentleri ve kültürünü geçen son 50 yıl içinde çağdışılığın Türkiye’deki kalıntıları şeklinde sunacaktı. Ülkenin tüm kültürel-sosyal geri kalmışlığının merkezi olarak, acemi ve özensiz bir oryantalist bakışla ‘doğulu’ların hayatı Şalvar Davası, Düğün, Salako, Kibar Feyzo, Hemşo gibi onlarca başka filmle batılılara anlatılmaya başlandı.[4] Bu anlatımda da Kürtler anadilleriyle değil, karikatürize edilmiş bir aksanlı Türkçe’yle konuşturuldu. Bu filmleri uzunca bir süre, gırtlaklarını zorlayarak ‘doğuca’ sesler çıkarmak zorunda olacak batılı Türkler hazırladı. 80-90 sonrasınaysa şu anki Kırmızıgül, Tatlıses gibi gerçek ‘doğulular’ yetişti. Artık karikatürize edilmiş doğuyu İstanbullu, İzmirli aktörlerin anlatmasına gerek yoktu, ‘doğulular’ kendi kendilerinin karikatürü olmaya hazırlardı.
Kültür-dil siyasetlerinin sonucu, Kürtler üzerine yapılmış hemen her araştırmanın tekrarla vurguladığı geç milliyetçi bilinçlenmenin bu süreçte giderek silikleşmeye ve görünmezleşmeye başlaması oldu. Çağdışılığın, gelişmemişliğin, korkunç törelerin bölgesi olarak resmedilegelmiş Kürt bölgesinde, Kürtlüğün ifadesi siyaseten tehlikeli olduğu kadar kültürel açıdan da tercih edilmeyecek bir ‘ayıp’ haline gelmişti. Dolayısıyla aklı olanın mümkün mertebe bu hem tehlikeli hem de ‘kitch’ kimlikle kendini ilişkilendirmemesi gerekiyordu. Kırmızıgül, Tatlıses, Yıldızhan, Deniz gibi akıllı birçok kişi böyle yaptı. Eğreti bir ne tam Türk ne zaten Kürt, ‘doğulu’yu oynayarak popüler kültürde yükseldikçe yükseldiler.
Ancak tüm bu anlatıyı bozacak, Cumhuriyet elitlerini rahatsız edecek, ‘şark bülbüllerini’ de muhtemelen şaşırtacak bir bastırılanın geri dönüşü hali de eşzamanlı olarak gelişti. 60′lardan bu yana önce sivil, ardından silahlı hale gelmiş bir siyasi-kültürel mücadele bugüne kadar geldi. Bu mücadele ve çekişme, Cumhuriyet elitlerinin yok etmeye çalıştığı şeyi ortaya çıkardı. Kültür siyasetinin itibarsızlaştırmaya çalıştığı Kürtlük yeniden görünür olmaya, kendini ifade etmeye başladı. 15-20 yıl öncesine kadar kendisine Kürt demeye korkanlar korkmamaya, utananlar utanmamaya başladı. Türkiye tarihinde Kürtler arasında görülmemiş bir özgüven gelişti. İsmail Beşikçi’nin ‘Devletlerarası Sömürge Kürdistan’daki ifadeleriyle “öz benliğin inkar edilmesiyle köleleşme-kimliksizleşme” anlamına gelen süreç Yalçın Küçük’ün ‘Kürtler Üzerine Düşünceler’de belirttiği gibi aşağılık duygusunun yenilmesiyle kaybolacak, yitirilmiş milliyetçilik duygusu da yeniden canlanacaktı.
Elbette bu, beri yandan örülmeye çalışılan eğreti kimlik inşası sürecinin bittiğini müjdelemiyordu. Bu kimliksizleştirmeyle-kimliklenme süreçleri birer çetin rekabet içinde devam etti. Kürt kimlik mücadelesi verenler aşağılık duygusunu yıkmaya, Kürtçe konuşmanın ‘kitch’ bir şey olmadığını insanlara anlatmaya çalışırken, Türk popüler kültürü 1950′lerden edindiği ezberi bugüne kadar sürdürdü. Bugün hala tüm popüler dizilerde buradan kalma replik ve temsillerin tekrarına maruz kalıyoruz.
Kürt kimliğine geri dönüşün, onu yeniden sahiplenmenin artık tamamen belirgin bir hale gelmeye başladığı 2000′li yıllarda ise yukarıdaki popüler kültür ürünlerine bu defa Kürt kimliğini güya ‘tanıyan’, Kürtçe’yi Kürtçe, Kürtleri de ‘Kürt’ olarak yansıtan PKK karşıtı propagandif film ve diziler eklendi. Burada da itibarsızlaştırmanın anlamsızlaştığı Kürt kimliği yerine PKK ve onun siyasi-kültürel temsillerine dönük bir insan-dışılaştırma (de-humanisation) egzersizi sözkonusu olacaktı, oluyor. On yıllardır ‘doğuluya’ (Kürtlere) atfen anlatılan tüm ‘yabanilik’ şimdi PKK militanları ve sempatizanlarının omuzlarına yüklenmiş olarak, Tek Türkiye, Şefkat Tepe, Sakarya Fırat, Kurtlar Vadisi gibi yapımlar üzerinden sahneleniyor.[5] Dolayısıyla daha önce Kürt olmayla ilişkilenmenin ayıp-tehlikeli olacağı dönem kapanmış, PKK ve siyasi kanatlarıyla ilişkilenmenin hem tehlikeli hem de utanç verici olarak anlaşılması beklenen bir kültür ortamına girmiş oluyorduk. 90′larda doğuda askeri helikopterlerden dağlara-ovalara atılan siyasi bildirilerden farksız bu dizilerin de beklenen etkiyi yaratmaktan uzak olduğu kısa zamanda farkedildi.
KIRMIZIGÜL’ÜN KÜRTLERİ
18 Kasım’da Atv kanalında yayınlanmaya başlanan, öncesinde çok kapsamlı bir reklam kampanyasıyla desteklenen Mahsun Kırmızıgül imzalı Hayat Devam Ediyor isimli dizi ise bizi yine 60-70′lerin popüler kültür ortamına geri götürüyor. Dizi, ‘Hayat’ isimli 15 yaşındaki bir kız çocuğunun önce ‘cinsel ilişki’ sonrası ‘namus cinayeti’ tehtidine maruz kalması, ardından da 70 yaşında biriyle evlendirilmesi ve kendisini kuşatan ağır, ‘irrasyonel’ toplumsal değerler’i işlerken Türk popüler kültürüne içkin ırkçı-oryantalist tonları olağandışı bir pornografik açıklıkla içeriyor.
Bizi ‘küçük insanların büyük hikayeleri’yle buluşturan dizi, ‘doğuluları’ (Kürtleri) hem kendi gözlerinde hem batılı izleyicinin gözünde ötekileştirmek için her türlü yolu deniyor. Tüm bunları da kadınlar ve namus meselesi gibi yine oryantalist anlatının tipik araçlarını kullanarak anlatıyor. Kadınların söz sahibi olmadığı, çaresizlik nedeniyle alınıp satılan bir eşya olduğu, erkeklerin bir kısmının değer tanımayan kadın düşkünü, diğerlerinin de kadına değer vermeyen para meraklısı karaktersiz karakterler, hayatın kendisinin de her an her şeyin olabileceği bir dram olduğu ‘Kürt hayatı’ dizinin esas anlatısını oluşturuyor.
Diziye dair genel bir ‘siyasi’ çıkarım yapmayı mümkün kılan esas şey de bu; anlatılan hikayenin bir toplumsal yapıdaki marjinalliğe değil, toplumsal yapının kendisinin bir marjinalliğe büründürülmesi. Dizide izlediğimiz toplum, izlemeye dayanmanın zor olduğu, her yanıyla ibret verici bir toplumdur. DolayısıylaHayat Devam Ediyor, bizi yeniden onyıllar öncesi döneme geri götürüyor. Şimdiye dek bir özgüvenli Kürtlük inşa etmiş sıradan izleyici, bu gördüğü iğrençlikler karşısında yeniden kimliğinin bir ayıpla eşdeğer olduğunu ‘görüyor’. En azından murat edilenin bu olduğu anlaşılıyor.
1966′da Ömer Lütfi Akad’ın çektiği, Yılmaz Güneyli Yeşilçam klasiği Hudutların Kanunu’nda sınırdaki Kürt köylülerini çağdaşlaştırma rolü bölgedeki komutanla köy okulunun öğretmenindedir. Ne tarımla ne eğitimle tanışmamış köylüler, Cumhuriyet’in aydınlanmacılığını temsilen öğretmen ve asker tarafından eğitilirler. Aradan geçen 45 yılda tek fark, Kürtleri bu defa batı görmüş bir başka Kürt’ün (Kırmızıgül) çok daha karikatür yollarla eğitiyor oluşudur.
Kırmızıgül’ün ve yayıncısı kanalın bu anlatıyı büyük bir özgüvenle aktarıyor olmasının arkasında da sadece kendi hevesleri yatmıyor. Yıllardır samimiyetsiz bir politik doğruculuğun dili olarak kurgulanan ‘doğu’nun, ‘namus cinayetleri’ gibi bir çağdışılıkla sivil toplum örgütleri ve ana akım medyaca resmediliyor oluşu bunu iyi veya kötü niyetle işlemek isteyenlere tuhaf bir özgüven veriyor. Türkiye’nin başka bir bölgesindeki ‘aksaklığın’ asla bu ölçüde bir kaygısızlıkla işlenemeyeceği bir rahatlık alanı çoktandır oluşmuş durumda. İsteyen, istediği sıradışılığı, anti-modernliği buraya sıkıştırabilir veya burası üzerinden anlatabilir.
Ancak dikkat; bölgenin ‘Kürtlüğüyle’, bundan kaynaklı on yıllardır süren savaşıyla uğraşmayan anlatının çağdışılaşmış yaşanmışlıkları esas gerçek olarak kurması ülkenin batı yakasında kimi yerde açık ırkçılıkla kendini dışa vuran bir özgüven ortamı yaratıyor. Dicle Koğacıoğlu’nun ‘namus cinayetleri’ üzerinden anlattığı sıkıntı[6], burada da başka ‘geleneksel kötülüklerin’ etnikleştirilmesi ve ülkenin diğer bölgelerinin bundan azade olduğu algısıyla kendini gösteriyor. ‘Çocuk yaşta kızların evlendirildiği, namus cinayetinin sıradan olduğu bir utanç vericiliğin coğrafyası’ olarak izlediğimiz yerde hayatın tümünü bir karikatüre benzetmek böylece başka hiçbir bölge için olmadığı ölçüde kolaylaşıyor. Kırmızıgül’ün çizdiği Kürt resmi de rahatça tüm çağdışılıkları, olumsuzlukları içinde barındırabiliyor; çocuk gelin, kuma, başlık parası, ağır yoksulluk, şiddet, cehalet, nedensiz töreler…
Dizinin ilk bölümünün yayınlandığı gün, Kürt meselesine tamamen bir güvenlik çerçevesi ve devletçi perspektifle yaklaşan USAK’ın (Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu) aynı konuda “Evlilik mi Evcilik mi? Erken ve Zorla Evlilikler: Çocuk Gelinler” başlıklı raporunu duyurmuş olmasını da Kürt kimlik halini yeniden bu geri kalmışlık, eğitimsizlik anlatısına sıkıştırma çabasının bir örneği olarak görmek mümkün.
Diyarbakırlı Mahsun Kırmızıgül, sık sık gittiği memleketinin dizide anlattığı yer olmadığını, en kötü ihtimalle öyle kalmadığını iyi biliyor. Bunu bildiği için zaten diziyi ‘curcunanın’ yaşandığı bölgede değil, ilgisiz bir kentte (Nevşehir) çekiyor veya çekmek zorunda hissediyor. Esas ironi belki burada, dizinin tüm anlatısı gibi seti de olmaması gereken bir yerde duruyor.
Hamza Aktan – Birikim Dergisi
[1] Cumhuriyet sonrası ilk adımlarından Şark Islahat Planı (1925) ve İnönü raporu (1935) için bkz: Belma Akçura, Devletin Kürt Filmi, Ayraç. s. 39-64. [2] Veriler ve rakamlar için bkz, B. Siynem Ezgi Sarıtaş, Articulatıon Of Kurdısh Identity Through Politicized Music Of Koms. [3] A.g.e. [4] Bkz, Sebahattin Şen, Kültürel Temsiller, Sinema ve Oryantalizm, Türk Sinemasında Kürt/Doğu Temsilleri. [5] Bu dizilere dair bir değerlendirme için bkz: Yek Û Şeş: Kürt Meselesi, Gülen Cemaati ve Bir Karşı-Propaganda Girişimi Olarak "Tek Türkiye" Dizisi, Harun Ercan, Toplum ve Kuram. [6] Bkz, Dicle Koğacıoğlu, The Tradition Effect: Framing Honor Crimes in Turkey, Differences: A Journal of Feminist Cultural Studies.
Ah Miyazaki …
0Kalp yerine bir iyilik çiçeği taşıyordun göğüs kafesinde. Ülken tabii afetler ile en şiddetli şekilde imtihan edilen memleketlerden biriydi. Hele de depremle…
Acıyı yakından tanıyordun belki de bu yüzden. Gözyaşını çok iyi biliyordun sanırım. Bilmiyorum ama ihtimal ki bu nedenle bir grup arkadaşın ile kurduğunuz bir sivil toplum kuruluşu olan Association for Aid and Relief, Japan (AAR JAPAN)’da bencileyin çabalıyordunuz.
Kimlerin yardımına koşmamıştınız ki o güne kadar?
Başta kendi ülkende yaşanan acıyla beraber en ön safa koştunuz. Sonra haber geldi Zambia’da aldınız soluğu. 16 tane bisiklet 8 ambulans götürdünüz oralara. Hastalara evlerinde hizmet verdiniz bir süre. Virüs taraması yaptınız, yaşlıları ziyaret ettiniz.
Derken bir haber geldi ve Haiti’ye koştunuz. Deprem yerle bir etmişti. Bir yetimhanedeki yavrucaklara sahip çıktınız.
Afganistan’da zaten 97’den beri vardınız. Afgan halkının acılarını paylaşıyor, kadınlarına, çocuklarına yardım ediyordunuz.
Laos’a Vietnam’a koştunuz aynı heyecanla…
Din, dil, ırk ayrımı yapmıyordunuz. Nerede bir felaket, yokluk, acı ve ızdırap var ise orada alıyordunuz soluğu. Belki yaptıklarınız koca koca devletlerin, büyük şirketlerin yaptıklarının yanında mevzu bahis edilmiyordu bile ama gönüllere giriyordunuz elbette.
Myanmar’a gittiniz, Pakistan’a koştunuz, Tacikistan’da ilk ulaşanlardan oldunuz.
Ve biz, yok ‘ilahi cezaydı’, yok ‘devlet neredeydi’ diye tartışırken geldiniz üç kişilik ekiple Van’a. Günlerce kaldınız. Yetkililer ekranlarda çalım satarken siz Erciş ve köylerinde ev ev gezip ihtiyaçları gidermeye, mütebessim yüzünüzle moral aşılamaya devam ettiniz.
Bayramdan hemen önce ekibinizden biri geri döndü ama siz iki kişi Kurban Bayramı’nın içeriğini öğrenince mutlu oldunuz. Niyetiniz bayramda da sevindirmekti Van halkını. Öyle de yaptınız. Gidip parasını ödeyerek kurban alıp kestirdiniz ve poşet poşet, kapı kapı dağıttınız kurbanlıkları. İçi öfke ve nefretle dolu, bizden bir takım nasipsizler ‘Kurban filan da neyin nesi’ derken siz umut dağıttınız yüzlerce kilometre uzaklardan gelip.
Çadırlarda kalmıştınız uzun süre ve ihtimal ki en yetkili ağızların, “Bugün itibariyle diyebilirim ki; deprem açısında en güvenilir Van ve Erciş’tir.” Demesine güvenip otele yerleştiniz. Belki biraz dinlenmek, yorgunluğu atmaktı niyetiniz, bilemiyoruz.Kaç sakata protez temin ettiniz bilmiyorum.
Kaç kazazedenin altına tekerlekli sandalye taşıdınız dünyanın bir ucundan habersiziz.
Esasen bir şey getirmenize de gerek yoktu. Yüzünüzdeki o tebessüm de yeterdi mağdurlar, mazlumlar ve yoksullar için.
Sonra…
Japonya’da olsa, istifinizi dahi bozmayacağınız, sadece devrilmesinler diye çay bardağınızı tutacağınız şiddette bir depremle, 5.6 ile yıkıldı içinde bulunduğunuz bina.
Önce ekip arkadaşınız Miyuki Konna’yi çıkardılar enkazdan. Sevindik çocuklar gibi. Ağırımıza gitmişti, oralardan yardım için uzanan elleri çürük beton altında ezmek. 13 saat sonra ulaştılar sana, o iyilik çiçeği kalbinin etrafındaki tüm kemikleri ezmişti bizim ihmalkarlığımız, sorumsuzluğumuz, vurdumduymazlığımız.
Van’da soğuk bir otel enkazından çıkardılar 41 yaşındaki ağır yaralı bedenini.Son çırpınışlar da fayda etmedi… Belki ilk kez geldiğin bir yerde, dilini, inancını, kültürünü bilmediğin topraklarda verdin son nefesini.
Ah Atsushi Miyazaki, ‘Dante gibi ortasındayız ömrün’ diyen Cahit Sıtkı kadar bile yaşayamayacaktın ne yazık ki!
Senden bize, utanç kaldı, ayıp kaldı, mahcubiyet kaldı. Bir iyilik çiçeğini soldurmanın lekesini çıkarmaz artık hiçbir şey.
Ah Miyazaki, bağışlar mısın bizi?
M. Nedim Hazar
İslamcılar ve “Kürtlerin Acısını Hissetmek”
0Cemal Uşşak’ın, “Biz dindarlar, Kürtlerin acısını yeterince hissetmedik” açıklaması ile başlayan tartışmalar üzerine, Ali Bulaç 24.10.2011, 27.10.2011 ve 29.10.2011 tarihli üç yazı yazdı. Bulaç’ın, İslamcılar’ın Kürt Sorunu’na duyarsız(!)lığını ve aradaki bağları incelediği yazılarından:
*
…Bugün hangi fikrî, politik ve askerî düzeyde cereyan ediyorsa etsin, Kürt sorunu eğer kalıcı bir zemine oturacaksa, gelip dayanacağı ana meselelerden biri “İslam konusu” olacaktır. Ortadoğu’nun genelinde olduğu gibi Türkiye’de veya Kürtlerin yaşadığı coğrafyada sosyo-politik olayları derinden belirlemekte olan İslam faktörünün payı yeterince anlaşılmadan ve hak ettiği önemde ele alınmadan soruna kalıcı bir çözüm bulunamaz. Bunun somut örneği Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi ve bugün içeride yaşamakta olduğu derin sorunlardır. Kürtler İslam ümmetinin parçasıdır, yaşadıkları coğrafya sadece Ortadoğu’nun değil, İslam âleminin tam kalbidir. Laik Kürt aydınları kendilerini bu dünyadan ayrı üniteler görse bile, bölgenin tarihi, coğrafyası, ana kültürel kodları, içine girdiği yeni inşa mecrası ve öngörülebilir gelecek açısından İslam dünyası onları kendinden ayrı, bağımsız göremez. Dolayısıyla kalıcı çözüm İslamî çerçevede ve Müslümanların tarihsel tecrübesinde aranıp bulunacaktır.
“Kürt mesele-si”yle ilgili ben de epey çalıştım. En çok kendimi bu konuda söz söylemeye ‘hak sahibi’ görüyorum. Çünkü ben “Kürtlerin yaşadığı tarihî coğrafyayı İslam dünyasının asli ve tabii bölgesi; Kürt halkını da İslam ümmetinin asli ve tabii bir parçası” gören biri olarak hiçbir zaman Kürt sorununa bigâne kalmadım. (Konuyla ilgili yazdıklarım ortada: Ortadoğu’dan İslam Dünyasına, İst.-1996, s. 221-275; Kürtler Nereye? Çıra Y., İst.-2010.)
Ancak genel olarak ve kamusal düzeyde Müslümanların Kürt sorunuyla ilgili attıkları ilk önemli adım Mazlum-Der’in Ankara’da 28-29 Kasım 1992′de düzenlediği sempozyumdur. Sempozyuma İslami akımların, grup, tarikat ve cemaatlerin neredeyse tamamının temsilcileri katıldı, bildiriler sundu, müzakerelerde bulundu ve son derece gerçekçi, aklı başında, barışı ve adaleti tesis edici bir ‘çözüm çerçevesi’ çıktı. (Bkz. Kürt Sorunu Forumu, Sor Y. 452 shf. 1993-Ankara.) Buradan iddia ediyorum, ne Kürt milliyetçileri ne “Kürt açılımı”nı başlatıp bir türlü toparlayamayan hükümet -ki 2009′da başlatılan açılıma destek vermemize rağmen hükümet bizlere tek cümlelik fikir sorma lüzumunu hissetmedi-, bizim sunduğumuz “çözüm çerçevesi ve takip edilecek yol haritası”ndan daha gerçekçi, daha doğru ve kalıcı çözüm ortaya koyabilmiş değildirler. (1992′de dile getirdiğimiz çerçeve için bkz. A. Bulaç, Mazlum-Der Kürt formu, s. 25-38)
Mezkûr forumun önemi şuradan ileri gelir: 1978′de kurulup 1984′te silahlı mücadeleye başlayan Kürt hareketi, zaten 1990′ların başında siyasi parti (DEP) kurup kanuni sahneye çıktı, 1992′de Müslümanlar da mezkûr forumu düzenledi. Ardından aynı önemde Nubihar Dergisi İstanbul’da bir Kürt forumu düzenledi ve yaklaşık aynı grup temsilcileri aynı çözüm çerçevesini teklif etti. Daha düzenli bir çerçevede 2008′de Abant Platformu, Kürt sorununu ele aldı ve “Kürt kimliğinin ifadesi, ana dil ve genel af” olmak üzere son derece dikkat çekici çözümler önerdi.
…
**
İslamcıların ve genel olarak Müslüman grupların Kürt sorunu karşısındaki ‘ikircikli tutumları’nın sebebini yedi noktada toplayabiliriz:
1) Cumhuriyet, kurulduğunda “üç öteki seçmiş”, bunları sindirmeyi kendine esas görev saymıştı: “Dindarlar, Kürt milliyetçileri ve gayrimüslimler”.
Dindar çevrelerin çektiği sıkıntı ve acıları saymaya kalkışsak ciltler dolusu kitap yazılır. Kendisi baskı altında insanlar başka acı çekenlere yeterince ilgi ve ihtimam göstermemişse, anlaşılır durum dolayısıyla bu bir “kusur” olabilir, ama “itirafı gerektiren suç” değildir.
2) 1984′te Kürt milliyetçi hareketi silahlı mücadele ile işe başladı. Müslümanların siyasi mücadele geleneklerinde “Huruç ala’s-Sultan” yoktur, bu anarşi ve kargaşaya yol açan “fitne” sayıldığından “Cair/zalim de olsa yöneticiye (Ulu’l-emre) itaat” vardır. Ebu Hanife ve İmam Şafii çizgisi bunu hiç değilse “temkin” yoluna dönüştürerek sivil alanı zorba devletin tasallutundan kurtarmaya, hukuku sivilleştirmeye, devletin alanını sınırlandırmaya çalışmış, uygun zaman olunca kıyamı meşru saymışlardır. “Temkin yöntemi” modern zamanlarda Türkiye’de başarılı sonuç vermiş, bugün Mısır’daki son örnekle küresel vahşi kapitalizme karşı kitlesel-sivil, barışçı protestoların ilham kaynağı olmuştur.
3) PKK, silaha sarıldığında değil dindarları, şiddet yanlısı olmayan diğer bilumum Kürt gruplarını da tasfiye etmiştir. PKK’nın sorunu temellük etmesi dindar-laik her kesimi devre dışı bırakmıştır.
4) PKK, Marxist-Stalinist ve Baasçı-laik bir örgüttür. Müslümanların, arkaplanında materyalizm ve laiklik olan bir siyasi hareketi sahiplenmeleri beklenemezdi.
5) PKK ve laik-sol aydınların domine ettiği Kürt hareketi, -ezilen nitelikte de olsa- son tahlilde bir “milliyetçilik”tir. Dindarların “Türk milliyetçiliği” ile olan sorunlu ilişkileri doğrudur, ama tarihlerinde ilk defa, ezilen bir topluluk (Kürtler) adına ortaya çıkan örgüt ve aydınlar, bir “etnik grup/ırk” üzerinden hak talebinde bulunmakta, hak talep ettikçe “etnik-ırk ve kavim kimlikleri”ni “diğerleri”nden ayrıştırmaktadırlar. Bu, Müslüman alimlerin, fikir adamları ve kanaat önderlerinin henüz iç-zihni muhasebesini, İslam kelamı açısından kritiğini yaptıkları bir ‘konu’ değildir.
6) Geçen yüzyılda İslam dünyası “ümmetten milletlere/uluslara; Daru’l İslam’dan halkı Müslüman ülkelere” bölündü, tarihimizde yabancısı olduğumuz ‘ulus devletle’, teritoryal yurttaşlık ve toprağın sekülerleştirilmesi demek olan ‘vatan’ fikriyle karşılaştık. “Ulus devlet”, toprağa veya kan bağına dayalı “yurttaşlık” ile “vatan fikri”nin İslami hükümler açısından değeri meşru bir zemine oturmadan, milyonlarca mü’min erkeğin ve mü’min kadının gönlünde yaşayan Daru’l İslam’ı Batılı tarzda yeni bir parçalanmaya tabi tutacak bir teşebbüs ve talep kolayca olumlu yankı bulamazdı. Bu, Müslümanların mekân üzerinde yaşama biçimi ve örgütlenme tarzıyla ilgili önemli itikadi bir konudur.
7) Böyle olmakla beraber Kürt sorununa en yakın ilgiyi gösteren Milli Görüş ve Nakşibendi geleneğinden gelen siyasi liderler olmuştur. Rahmetli Turgut Özal, İskenderpaşa Nakşi geleneğinden idi, 1987′de MSP’den İzmir milletvekili adayı oldu. Onu Kürt sorunu konusunda rahat ve atak davranmaya sevk eden husus, “liberal politikaları” değil, İslami hassasiyetleri ve buradan aldığı meşruiyet duygusu idi. Rahmetli Necmettin Erbakan, ilk defa çekinmeden Abdullah Öcalan’la devlet adına görüşmeyi planlayan ve bu yönde adım atan lider oldu. Erbakan hiçbir zaman asimilasyoncu-inkârcı politikaları tasvip etmedi, “Siz ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ derseniz, Kürt de ‘Ne mutlu Kürt’üm diyene’ diyecek” dedi, bunun bedelini de ödedi. Çözüm yönünde en dikkate değer çözümlerin R. Tayyip Erdoğan’ın başında olduğu AK Parti zamanında ortaya çıktığını kimse görmezlikten gelemez. Erdoğan da -ona araya mesafe koymasını isteyenlerin baskısı altında olsa bile- bu adımların meşruiyeti çerçevesini geçmişte beslendiği “İslami gelenek”ten almaktadır. Eğer “yanlış akıllar ve yersiz korkular”ın etkisinde bu geleneğin içinden çözüm aramayı sürdürseydi, bugün çok daha iyi bir noktada olabilirdik.
***
“Kürtlerin acısını hissetmek” konusuyla ilgili söylenebilecek şeylerden biri de şudur: Türkiye’de “İslami hareket” veya “politik, sosyal ve entelektüel İslami/İslamcı akımlar” içinde yer alanların hatırı sayılır bölümü Güneydoğu ve Doğu kökenli Kürt, Arap ve Zaza kimselerdir.
Karadeniz, Orta Anadolu, Rumeli, Kafkas veya diğer bölgelerden olan insanlarla aynı mücadeleyi verirken, kendi etnik kökenlerini öne çıkarmama konusunda özel bir hassasiyet gösterdiler. Bunun anlaşılır sebebi var:
Hangi bölgeden ve etnik kökenden olursa olsun, 19. yüzyılın ikinci yarısından bu yana bu toprakların yegane “Batı-dışı sosyo-politik, ahlaki ve entelektüel hareketi olan İslamcılık”, İslam’ın kelami ve fıkhi çerçevesi içinden hareketle yeni bir toplum, yeni bir Daru’l İslam ve yeni bir dünya düzeninin tahayyülü olarak şekillendi. Kur’an ve Sünnet’te yer alan hükümlerin hayatın -sosyal, politik, iktisadi, idari, hukuki vs.- tanzimi için indirildiğine inanan her mü’min, bittabi ve bizzarure İslamcıdır. Aksi halde Kur’an’ın hükümlerinin bir bölümünü iptal etmiş sayılır.
İslamcı akımlar yeni bir dünya tasavvurudur, Batı-dışı modernleşmedir, modernliğe cevaptır ve fakat bir “beşeri durum” içinde modern dünyada kendine özgü kimlik ve kültür kaynaklarıyla varolma çabasıdır. Böyle olunca bu akımlar içinde yer alanların Türk, Kürt, Arap, Boşnak, Çerkez veya Laz olmalarının bir önemi yoktur.
Kabul etmek lazım ki, büyük Müslüman zihinlerin geçen yüzyılda formüle ettikleri çözümler bugün yeterli değildir. Söz konusu çözümlerde “Türk etnisitesi” baskındır. Mesela “Türkler İslam’la imtizaç etmişlerdir” önermesi, doğru olmakla beraber iki eksiği taşımakla maluldür. İlki bu “Türk etnik kimliğin esas alındığı modern Türk ulus devletine dinî meşruiyet çerçevesi” sağlamıştır. Şöyle çevremize bir bakalım, bu önermeyi ‘eksik’ bulabilecek çok az İslamî/dinî grup var. Diğer yandan sadece Türkler değil, Araplar, Kürtler, Boşnaklar ve Malaylar da İslamiyet’le imtizaç etmişlerdir. Batı akademik çevreleri ve oryantalizmi Türk’ten Müslümanlığı anladığı kadar, Araplardan da Müslümanları anlar, bir Boşnak ateist olsa bile Müslüman telakki edilir.
Said Nursi’nin “Arapça vacip, Türkçe lazım ve Kürtçe caizdir” formülü yeni devlet kurulduğunda esas alınsaydı çözümün bizzatihi kendisi olurdu, daha doğrusu sorun olmazdı. Ama bugün Kürt milliyetçileri nazarında “vacip, lazım ve caiz olan sadece Kürtçe”dir, “niye zamanında Kürtçeye izin verilmedi” sorusu, sorunun kalbidir, ama artık diğer “siyasi özgürlükler” bunu peş peşe takip etmektedir.
Hepimizin bilmesi gereken bir hakikat var: Yeni bir güne uyanıyoruz. Dünyada ve bölgede (Ortadoğu) Kürt meselesi dahil olmak üzere üç önemli boyutta köklü değişimler vuku buluyor. Bunlar zihniyetle ilgili olup modernitenin içine düştüğü derin krize işaret ediyor. Kürt sorunu söz konusu krizin bizdeki tezahürlerinden, ama en yakıcı-yıkıcı olanlarından biri. Kuşkusuz kriz Avrupa’da, Amerika’da, Asya ve Latin Amerika’da da söz konusu. 2008′den beri süren “küresel kriz” modernitenin krizidir. Batı, krizi bizi paramparça ederek, kaynaklarımıza yeni eller ve yöntemlerle el koyarak aşmak istiyor.
Halen devlet, hükümet ve bu paraleldeki aydınlar Kürt sorununu salt “terör sorunu” olarak görüyorlarsa, bu derin kriz konusunda hiç de sağlıklı bir anlayış ve analiz perspektiflerinin olmadığını gösterir. Bana sorarsanız dinî gruplar, cemaatler ve tarikatlar -ve en çok muhafazakâr demokratlar- dünyada, bölgede ve ülkemizde olup bitenler konusunda yeterli bir analiz çerçevesine sahip değiller. Olup biteni doğru dürüst algılamıyorlar. Ancak bu, PKK veya BDP çevrelerinin sorunu doğru anladıkları anlamına da gelmiyor. İslamcılar, Türk ve Kürt milliyetçileri ve bilhassa küresel dogmalardan hiç kuşku duymayan liberaller ve onları takip eden sol ve milliyetçi kökenden gelen aydınlar oturup yeniden düşünmelidirler. Belki birlikte müzakereler yapmalı. Burada rahmetli Bediüzzaman’ın dediğini hatırlamanın tam sırasıdır: “Eski hal muhal, ya yeni hal ya yeni izmihlal!”
Laiklik ve İslam
0Başbakan Erdoğan’ın Mısır ziyaretinde yaptığı Laiklik tavsiyesi ve aldığı tepkiler üzerine yaptığı açıklamalara Zaman’dan Ali Bulaç ve Yeni Şafak’tan Rasim Özdenören yanıt verdi:
Arap âlemine önerilen laikliğe şu gerekçeler gösterildi: “Kişi laik olmaz devlet laik olur.
Bir Müslüman laik bir devleti başarıyla yönetebilir. Devlet her inanç grubuna eşit mesafede olur. İster Müslüman ister Hıristiyan ister Musevi ister ateist olsun, hepsinin güvencesidir.” Bunlara yakından bakalım:
…
Bu önermenin eşyanın tabiatı gereği imkânsız olduğunu söylemek mümkün. Çünkü devlet tüzel bir kişiliktir, gerçek şahıs değildir. Devlet eğer toplumun en geniş anlamda kendi kendini siyasi olarak var kıldığı bir organizasyon ise, bu organizasyonun somut tezahürü olan aygıtı toplum ve gerçek şahıslar oluşturmuş demektir. Gerçek şahısların duygu ve düşünceleri, belli inançları, âlem tasavvurları, dünya telakkileri vs. vardır. Anne-baba ve çocuklardan müteşekkil aileyi, belli bir hizmeti deruhte etmek üzere bir araya gelen sivil bir kuruluşu, bir vakfı, bir meslekî örgütü, onu var eden şahıslardan bağımsız düşünebilir miyiz? Elbette hayır! O halde devleti de, onu meydana getiren şahısların inanç ve düşüncelerinden, yani dinlerinden de ayrı düşünemeyiz.
“Din-dışı devlet” veya “din-dışı siyaset” ontolojik olarak muhal olduğundan, bundan anlamamız gereken iki şey olabilir ancak: Biri Batı tarih tecrübesinin bizzarure ortaya koyduğu üzere “Kilise’nin ve din adamları sınıfı (ruhban)ın mutlak etkisinden kurtarılmış devlet ve siyaset”, diğeri “Hangi din ve inançtan olursa olsun, herkese inanma, din seçme, inancına göre yaşama özgürlüğünü tanıyan ve bunu hukuk güvencesi altına alan devlet veya siyaset” biçimi.
Bizim tarihimizde “ruhani-cismani iktidar ikiliği ve Kilise/din-devlet çatışması” yaşanmadığından ilk gerekçe anlamsızdır. Bunun için laik olmaya gerek yoktur, bizim böyle bir sorunumuz olmamıştır. Laikliği insanların özgürce din seçmesi, din ve vicdan özgürlüklerine sahip olması ve dinlerine göre yaşaması manasında alırsak, bu zaten Kur’an ve Sünnet tarafından böyle emredilmiştir; İslam tarihinde tatbikat ana hatlarıyla bu yönde olmuştur ve bugün de gayrimüslimleri bu temel haklarından mahrum etmeyi hedef alan bir İslami akım yoktur. Ortadoğu’da gayrimüslimler bu haklara sahiptir, Türkiye’de gayrimüslimlerin ciddi sorunları vardır, sorunlarını Müslümanlar samimiyetle savunmaktadır; gayrimüslimler laikliği dayatan devlet tarafından baskı görmektedirler.
“Bir dindar laik bir aygıtı başarıyla yönetebiliyorsa”, inancını kalbinin dışına çıkarmıyor demektir. Böyle bir yönetici, “kendi vicdanında dindar yönetimde laik/la-dini kalarak” nasıl ontolojik sorunlar yaşamıyor, ayrı bir konu. Bu, helal-haramın karışmadığı adaletsizliğe, derin eşitsizliğe dayalı iktisadi piyasayı (liberal kapitalist mekanizmayı), tüketim kültürüyle çıldırtılmış hedonist ve erotik bir toplumu, nihilizme giden sosyal düzeni, düzenin kurum ve kuruluşlarını da ‘başarı’yla yönetebilir anlamına gelir. Onun dini sosyal ve iktisadi politikalara karışmaz.
Fakat pekiyi, ilişkilerin merkezîleştiği modern devlette, din kamusal rol oynamıyorsa, toplum ve kişiler nasıl dindar kalabilir? Kalmadığını dinî hayatın içinin boşaltılmış olmasından, dinin gösteriye dönüşmesinden anlıyoruz.
Küresel sistem, Türkiye’nin Kemalist laikliğini önermiyor, bu tasfiye edildi. Postkemalist dönemde “klasik laiklikten çıkıp toplumsal hayatın sekülerleştirilmesi” öngörülüyor. Ortadoğu’da -üstelik dindarların eliyle ve iktidarında- İslamiyet’in hayatın dışına çıkarılıp küresel ekonomiye, postmodern kültüre entegre olduğu, sekülerleştirildiği yeni bir düzen öngörülüyor.
Soru şudur: Biz bu projede öncü rolü oynamayı kabul ediyor muyuz?
————————————————————————————————————
Laiklik, kiliseli toplumlara mahsus bir kurum ve kavramdır. Din otoritesini temsil eden kilise ile devlet otoritesi arasında birbirlerinin işlerine müdahale etmeme zımnındaki uzlaşmayı ifade eder.
Sayın Başbakan’ın laiklik üzerine görüşleri gazetelere aşağıdaki cümlelerle yansıdı:
“Türkiye’de anayasa, laikliği, devletin her dine eşit mesafede olması olarak tanımlar. Laiklik kesinlikle ateizm değildir. Ben Recep Tayyip Erdoğan olarak Müslümanım ama laik değilim. Fakat laik bir ülkenin başbakanıyım. Laik bir rejimde insanların dindar olma ya da olmama özgürlüğü vardır. Ben Mısır’ın da laik bir anayasaya sahip olmasını tavsiye ediyorum. Çünkü laiklik din düşmanlığı değildir. Laiklikten korkmayın. Umarım ki Mısır’da yeni rejim laik olacaktır. Umuyorum ki benim bu açıklamalarımdan sonra Mısır halkının laikliğe bakışı değişecektir.”
İmdi, bu cümleleri tek tek irdelemek istiyorum.
1. “Türkiye’de anayasa, laikliği, devletin her dine eşit mesafede olması olarak tanımlar.” Türkiye’de Anayasa’nın böyle söylediği doğrudur, fakat bu cümlenin muhteviyatı yanlıştır. Çünkü laiklik devletin dinlere eşit mesafede olması demek değildir. Laiklik kilise ile devlet otoritelerinin birbirinin işine karışmamaları hususunda kaldıkları uzlaşmanın adıdır.
2. “Laiklik kesinlikle ateizm değildir.” Fakat laiklik dindarlık demek de değildir: kilise ile devlet otoritelerinin birbirinin işine karışmamaları hususundaki uzlaşmanın adıdır.
3. “Ben Recep Tayyip Erdoğan olarak Müslümanım ama laik değilim. Fakat laik bir ülkenin başbakanıyım.” Bu iki cümle de açıklamaya muhtaçtır. Sayın Erdoğan kendini Müslüman olarak tanımladığı anda zaten laik olma şansını yitirir. Ancak onun söylemek istediği husus başka bir noktada temerküz ediyor. Laiklik Hıristiyan ülkelerin bir kavramı ve kurumu olmak itibariyle kişinin kiliseye nispeti ile ilgili bir kavramdır. Kişinin kiliseye nispeti varsa o laik değildir; kiliseye nispeti olmayan kurum ve kişiler ise laik sayılır. Yani kilise dışı sayılır. Dindardır veya değildir, o da ayrı bir konu… Sayın Erdoğan’ın laik bir ülkenin başbakanı olması durumu da sorgulamaya muhtaçtır. Türkiye’nin Anayasa’sı her ne kadar devletin laik olduğunu ileri sürüyorsa da, Türkiye laik bir ülke değildir. Çünkü Laiklik kilise ile devlet otoritelerinin birbirinin işine karışmamaları hususundaki uzlaşmanın adıdır. Bu ülke kiliseli bir toplum değildir. Üstelik Türkiye’de devlet din işlerini idare sadedinde bünyesinde Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurmuştur. Bu itibarla da zaten laikliğin tanımına uygun bir görüntü taşımamaktadır.
4. “Laik bir rejimde insanların dindar olma ya da olmama özgürlüğü vardır.” Bu cümle, ancak soyut olarak doğru sayılabilir, uygulamada durum külliyen farklıdır. Hem teknik, hem pratik anlamda laik ülkelerde (yani kiliseli toplumlarda), hem de Türkiye gibi laikliği ideolojik bir fikir bağlamında benimsediği görüntüsünü veren bir ülkede, dindar olanların kılık kıyafetlerinden başlayarak ibadet saatlerine kadar müdahaleden masun bırakılmış hiçbir işlemleri yoktur. Dindarlar sureta ibadetlerini icra ediyor görünse bile, hele de devlet memurları dikkate alındığında, durumun idarecinin hoşgörüsüyle kaim olduğu veya kaçamaklara başvurulduğu görülecektir. Böylece insanların ikiyüzlülüğe düşürüldüğü de kesindir.
5. “Laiklik din düşmanlığı değildir. Laiklikten korkmayın.” Laiklik din düşmanlığı olmayabilir, fakat dine dost kalma demek de değildir. Dine kayıtsızlıktır. Fakat “Türkiye laikliği” söz konusu olduğunda, devlet dine kayıtsız da kalmamıştır; din işlerini yönetmek üzere bir kurum ihdas etmiştir (DİB).
Aslında Sayın Başbakanın bu cümlelerinde dile getirilen iddialar, laiklikten çok din ve vicdan özgürlüğü, fikir ve ifade özgürlüğü kavramlarıyla ifade edilmeliydi. Çünkü dile getirilen husus laikliğin değil, fakat başta da belirttiğimiz gibi din, vicdan ve ifade özgürlüğünün fonksiyonları olarak dışlaşır.
İslamî yönetimde din, vicdan, fikir özgürlüğü mevcuttur; fakat laiklik onun tabiatında mevcut değildir. Sayın Başbakan’ın laikliğe atfen belirttiği niteliklerin tümü, adının hakkını veren herhangi bir İslamî yönetimin de umdeleri arasında yer alır; fakat bu umdelere yer verdi diye, İslamî yönetime laiklik yaftası yapıştırılamaz.







