Medya

Ebubekir – Ebu Zerr

0

“Antikapitalist Müslümanlar” ve İslam’da mülkiyetin reddi üzerine:


Bu 1 Mayıs günü, burada neden bir araya geldiler?
Hem birbirine çok benzeyen hem de birbirinden bir hayli farkı bulunan özellikleri sebebiyle…
Her iki sahabinin Peygamberimiz’le yan yana yaşadıkları çok bereketli bir dünyaları var, hepsini burada anlatmak mümkün değil ama İslam ve zenginlik meselesi çerçevesinde mesela Tebük Savaşı ortamını, o da bir ölçüde anlatmak mümkün.

Tebük, İslam tarihinde “Zor bir savaş” olarak bilinir. Tebük savaşı için yola çıkan orduya “Ceyşül usre-Zorluk ordusu” denilmiştir.

Hazreti Peygamber, müminleri bu savaşa malları ve canlarıyla katılmaya davet etmiş, mazeretsiz katılmayanlara da “Müslüman toplumdan tecrit” gibi ağır bir yaptırım uygulamıştır.
Ancak bu savaşa, yolun uzunluğu sebebiyle sadece süvari olarak katılınması öngörülmüştür. Atı veya devesi olanlar kendi binitleriyle, olmayanlar temin edebildikleri ile katılabilmişlerdir.
Ebubekir, varlıklı Müslümanlar’dandır.

Neredeyse varını yoğunu getirip Allah Elçisi’nin önüne koyar, “Eve ne bıraktın” diye sorulunca da “Allah ve Rasulü’nü bıraktım” cevabını verir. Belli ki Ebubekir‘in ve diğer varlıklı Müslümanlar’ın Rasulullah’ın önüne koyduğu imkanlarla, savaşın birçok gereği yerine getirilmiştir.

Bu ortamda, kendisi yaşlı olup, atını-devesini daha genç olanlara verenler vardır, malının bir kısmını cihat için sunanlar vardır, birkaç mücahidi donatmak için kervanla gelen mallarını bağışlayanlar vardır.

Tebük’te Ebu Zerr

Bir de, savaşa çok katılmak istemelerine rağmen, binek ya da askeri teçhizat bulamayanlar vardır.
Ebu Zerr fakir ama zaten zengin olmayı talep etmeyen, belki Hazreti Peygamber’in sünnetinin, varlığa özenmemek olduğunu düşünen Müslümanlar’dandır. Rasulullah’ın savaşa katılma çağrısına gönülden iştirak etmek istemektedir.
Ama işte, savaş için de, en azından yolu katedecek güce sahip deveye ya da ata artı silaha ihtiyaç bulunmaktadır.
Ebu Zerr‘in ne güçlü bir atı ne de genç, diri bir devesi vardır. Sadece yaşlı bir deveye sahiptir. Onun da onca uzun yolu katetmesi neredeyse imkânsızdır. Arar, sorar ama bir binit bulamaz.
Ordu yola çıkar, Ebu Zerr‘siz.
Ebu Zerr‘in aklı yoldadır.

Aradan epey bir zaman geçer ve Ebu Zerr nihayet yaşlı devesi ile yola koyulur. Yaşlı devenin gücü ne kadarsa o kadar ilerler. Sonra yaşlı deve yola dayanamaz ve ölür. Ebu Zerr, devenin sırtındaki yükleri de yüklenerek ilerlemeye başlar.
Bu arada, Rasulullah’ın Tebük ordusu uzunca bir mola vermektedir.
Ebu Zerr mesafeyi kapatır ve uzaktan bir silüet halinde görünür.
Evet, bu odur. Ebu Zerr‘dir.

Onu görünce Rasulullah’ın dilinden Ebu Zerr‘i anlatan tarihi sözler dökülür:
“Allah Ebu Zerr’den rahmetini eksik etmesin. O yalnız yürür, yalnız ölür, yalnız haşredilir.”

Gerçeğin iki boyutu

Ebu Zerr, Tebük’ten sonra da yaşar. Özellikle Şam’da insanların servetle ilişkilerindeki ölçüsüzlüğü görür, tepki gösterir. Tepkisinden rahatsız olanlar olur. Sonra Rebeze vadisine yerleşir ve orada yalnız dünyasında son nefesini verir. Peygamberimiz onun için şunları söyler:

“Ebu Zerr’den daha doğru sözlü bir insanı ne sema gölgelendirmiş ne de yeryüzü barındırmıştır.”
İslam tarihinde bir Ebu Zerr çizgisi vardır. Varlıkla arasına çok net mesafe koyan bir çizgidir o.
Ama Rasulullah’ın yanında bir de Ebubekir vakıası vardır. Belki ona, Hazreti Hatice vakıasını da ilave etmek gerekir. Bir yeni mesajın topluma intikali ve çok çetin şartları göğüslemesi, insanların kalbi dirençleri kadar maddi imkânları da gerekli kılıyor.

Müslümanlar’ın servetle ilişkilerinde, yanlışlıkların altını çizmek kadar böyle hayat gerçeklerini görmek de kaçınılmaz.

  

Ahmet Taşgetiren 

“Halkın Nevruz’u”

0

Koray Çalışkan’ın Devletin nevrozu, halkın Nevruzu başlıklı yazısından:

Nevruz; kendini ifade etmesi engellenen bir halkın bir günlüğüne de olsa var olduğunu göstermesinin, hatırlatmasının, yaşamasının bir yoludur. Yıllarca olmadığı kanıtlanmaya çalışılmış, sonra itilmiş kakılmış, hâlâ anadilinde eğitilmesi engellenen Kürtlerin yılda bir kez de olsa kitlesel olarak “Biz de varız” dediği andır.

Yani, “Kutlatmam!” demekle susturmak aynı şeydir. Varlığına hakaret, yokluğuna methiyedir. Şiddet edimidir. Suçtur.

 

“Bir Otosoykırım Olarak Eğitim”

0

Eğitim sistemimizde bazı rakamsal değişikliklerin konuşulduğu bu günlerde esas mevzu olan ve ne yazık ki bütün bu kuru gürültüde es geçilen, eğitim sistemimizin biçimi ve içeriği üzerine yazılmış bir kaç yazı:

1. Bir Otosoykırım Olarak Eğitim – Serdar Kaya


1967 yılında Kaliforniya’da yapılan Ron Jones Deneyi:

Ron Jones, sınıfını bir Nazi ortamına dönüştürmeye çalışmış ve öğrencilerin bu ortamın ne denli tesiri altına gireceklerini test etmek istemişti. Jones, bu amaçla, dersin işleniş şeklini radikal bir şekilde değiştirdi. Örneğin, öğrenciler ona artık ilk adıyla değil “Bay Jones” şeklinde hitap edeceklerdi. Sınıftan içeri girdiğinde herkes ayağa kalkacaktı. Ders işlenirken herkes dik oturacaktı. Derste söz alan öğrenciler ise, ayağa kalkmadan konuşmayacaklardı.

Jones, bu otoriter yapıyı grup aidiyeti, lider kültü ve tektipleştirme ile de destekledi. Grup için bir isim belirlendi ve logo hazırlandı. Disiplin, birlik ve güç eksenli kavramlar yüceltildi. O ana dek okula sivil kıyafetlerle gelen öğrencilere, beyaz gömlek giyme zorunluluğu getirildi. Herkes aşırı bir uca taşınmış olan bu disiplin kurallarına riayet edecekti. Bir tür polislikle görevlendirilen üç öğrenci ise, kuralları ihlal edenleri Lider Jones’a ihbar edecekti.

Öğrenciler bütün bunlara (ve bu çerçevedeki diğer benzeri uygulamalara) karşı çıkmak bir yana, büyük bir ilgi gösterdiler. Deney kısa süre içerisinde bir sosyal harekete dönüştü. 30 kişiyle başlayan ders mevcudu, yeni katılımlarla 200′ü aştı. Asıl etkileyici olan ise, bu yeni sınıf ortamının bir kurgudan ibaret olduğunun kısa sürede unutulması ve kurgunun bütün zihinleri esir almasıydı. Örneğin, Lider Jones, bu otoriter yapıyı sorgulayan üç öğrenciyi dersten atıp bir daha sınıfa girmelerini yasakladığında hiç kimse buna itiraz etmedi. Dahası, polislikle görevlendirilmeyen pek çok öğrenci de gönüllü olarak bu işe soyunarak arkadaşlarını Lider Jones’a ihbar ettiler.

Ron Jones, bir hafta sonra öğrencilere onları manipüle ettiğini açıkladı ve onlardan bütün bu uygulamalara bakarak Nazi Almanyasında yaşananların nasıl mümkün olabildiğini anlamaya çalışmalarını istedi. Zira öğrenciler, bir lider bularak ona bağlanmışlardı. Bir üniforma giymiş, gücü ve disiplini yüceltmiş ve seçkin bir grup inşa edebileceklerine inanmışlardı. Grup aidiyetine bağlılık yemini etmiş, grubun kurallarına uymayanlar susturulduğunda ve çeşitli diğer haksızlıklara uğratıldığında sessiz kalmayı tercih etmişlerdi. Dolayısıyla da, faşizmi başka yerlerde değil, orada, o sınıfta ve kendi tabiatlarında aramaları gerekmekteydi.

(… 2008 yılında Almanya’da deneye dayanan Die Welle adlı bir film de çekildi.)

2. Totaliter Rejimler, Ataerkil Gelenek ve Öğretmenlik – Serdar Kaya

Türkiye’de halen önü gerektiği ölçüde alınamamış olan öğretmen terörü, yaygınlığını iki köhne kuruma borçlu: (1) büyüklerin sözünü dinlemeyi öğütleyen ve tekdir ile uslanmayanın hakkının kötek olduğunu telkin eden yaygın ataerkil gelenek, ve (2) totaliter kaygıları nedeniyle öğretmenlik mesleğini yücelten Cumhuriyet.

Totaliter Yapı

Totaliter rejimlerin ayırt edici özelliği, toplumu belli bir ideoloji doğrultusunda şekillendirmek istemeleridir. Ancak bunu sadece propaganda yoluyla gerçekleştirmek mümkün olmaz. Köklü ve kalıcı bir toplumsal değişim için, mevcut eğitim felsefesini yeni rejimin ideolojisi doğrultusunda değiştirmek ve yeni nesillerin bu ideolojiyi benimseyecek şekilde yetişmelerini temin etmek gerekir. Bu nedenle, her ciddi siyasi değişimi, eğitim felsefesinde yapılan köklü bir değişiklik takip eder.

Yeni bir öğretmen kadrosu yetiştirmek, bu noktada hayati bir önem arz eder. Zira yeni rejimin ideologları başkentteki resmi makamlarında otururlarken, bu yeni öğretmenler, onların halkın içindeki uzantıları olacak ve rejimin ideolojisini yeni nesillere benimseteceklerdir. Rejimin, öğretmenlerin bu işlevini gizlemektense ilan etmesi, amaca ulaşmayı kolaylaştırır. Çünkü öğretmenlik mesleğinin devlet eliyle kutsanmasıyla birlikte, öğretmenler devletin kurumsallığı ile iç içe geçer ve seküler bir dinin rahipleri ve rahibeleri haline gelirler. Bu kutsanmışlık, öğretmenlerin sınıf içindeki otoritelerine de yansır.

Örneğin, öğrencinin (1) öğretmen içeri girdiğinde ayağa kalkmasının beklenmesi, (2) sınıfta söz aldığında ayağa kalkarak konuşmak durumunda olması, (3) (diğer öğrencilerle birlikte) bir bütünün parçası olduğuna inanması, (4) öğretmenin dile getirdiği siyasi düşüncelere aykırı fikirler beyan etme konusunda tamamen özgür olmaması, ya da (5) böyle bir şeye cesaret edebildiği durumlarda, sadece öğretmeni değil, öğretmenin temsil ettiği devleti de karşısına almakta olduğunu bilmesi gibi gerçeklikler, totaliter idareler için son derece sıradandır.

Türkiye özelinde, Yeşilçam filmlerinde ve diğer popüler kültür ürünlerinde köyün imamının gerici, öğretmeninin ise aydın kişi olarak sunulması, devlet ideolojisi ile öğretmen kimliğinin iç içe geçmiş olmasının bir yansımasıdır. Necip Fazıl’ın Dersim Katliamı ile ilgili olarak aktardığı bir anekdot da, Türkiye örneğinde öğretmen, rejim ve “adam edilmek” istenen halk arasındaki ilişkinin niteliği hakkında bir fikir verebilir: “Her evi ayrı ayrı tutuşturduktan sonra dört bir etrafı ayrıca çalı çırpı içine alınıp alev alev yakılan bir köyden, deli gibi bir adam çıkıp … [jandarmalara] doğru ilerliyor ve haykırıyor: ‘Durun, ben köy ahalisinden değilim! Muallimim!’” Yani jandarma halkı öldürmekte, öğretmen ise jandarmaya halktan olmadığını, bir devlet memuru olduğunu ifade etmektedir.

Ataerkil Gelenek

Öğretmenlik mesleğinin kutsanması, öğretmenlerin sınıf içinde öğrencilerin duygularını incitici davranışlar sergilemelerini ve hatta zaman zaman fiziksel şiddete başvurmalarını dahi gerekçelendirir ve olağanlaştırır. Örneğin, herhangi bir devlet dairesinde görev yapan bir memurun, o daireden hizmet almaya gelen bir vatandaşı dövmesi hemen her durumda absürd karşılanırken, öğretmenler söz konusu olduğunda bu algı geçerliliğini yitirir. Ancak bütün bunlarda, totaliter yapı kadar ataerkil gelenek de belirleyicidir.

Ataerkil gelenek, bir bilenin yol göstericiliğini ve bu bilene derin bir saygı duymayı telkin eder. Bu telkin kategorik olarak olumsuz bir anlam ifade etmese de, ataerkil bir çerçeve içinde son derece katı bir yapıya bürünür. Zira ataerkil yapı, (1) gücün ve şiddetin, haklılığı da beraberinde getirdiğini varsayan, (2) maskülen, (3) yaş hiyerarşisini vurgulayan, ve dolayısıyla da (4) otoriter ve militer yaklaşımlarla eklemlenmeye fazlasıyla meyilli olan bir niteliğe sahiptir.

Şiddeti olumlayan “Dayak cennetten çıkmadır” gibi efsanelerle şekillenen Türkiye geleneğinde, bu ataerkil-otoriter zihniyetin izini sürmek çok zor değildir. Bu gelenekte, “Söz büyüğün, su küçüğün” gibi yerleşik ifadeler, büyüklerin (ve özellikle de erkek büyüklerin) egemenliğini vurgular. Andımız’da da yer alan “Küçüklerimi sevmek, büyüklerimi saymak” gibi ifadeler, sevgi ve saygı gibi hisleri yaş hiyerarşisine oturtur.

İlgili zihni çerçeve, Hz. Ali’ye atfedilen “Bana bir harf öğretenin 40 yıl kölesi olurum” sözünü dahi (gerçek bağlamını bilmeden) bir ezber haline getirmekte ve bu ifadeyle türlü haksızlıkları gerekçelendirmekte bir sorun görmez. Zira (Hegel’in ifadesiyle) kölenin olduğu her yerde mutlaka bir de efendi vardır.

 

3. İki Modelin Mukayesesi – Ali Bulaç

“Modern eğitim” hiyerarşik, “geleneksel öğretim” dairevidir. Modern eğitimin mekânı (okul) resmi, geleneksel öğretimin kurumları (medrese, tekke, zaviye, mahalle hocaları, mescitlerde sütun dipleri vs.) sivildir.

Okulun devlete ait veya özel olması onun mahiyetteki resmi karakterini değiştirmez. Okul dikey yol takip ederek eğitir, bilgiyi üstten empoze eder, geleneksel öğretim ise bilgiyi dairevi tarzda sohbet halkasında müzakereyle aktarır.

Okul, cumhuriyetin (modernitenin) öngördüğü yeni insan tipini “eğiterek yaratma”yı hedefler, geleneksel öğretim, insandaki manevi-entelektüel potansiyelleri ve ahlaki normları aktif hale getirmeyi amaçlar. Kutsal kitaplar bile insanı elinden tutup hidayete götürmez, hidayet üzerinden Hakikat’e işaret eder, Hakikat Bilgisi ve Sevgisi’ni kazandırır, Doğru Yol’u gösterir. “Kendisinde şüphe olmayan Kitap takva sahiplerini doğru yola iletir” (2/Bakara, 2). Okul temeli pozitivizm olan bilimsel bilgileri birer inanç umdesi olarak çocukların zihnine zerkeder.

Geleneksel öğretimin modeli Hz. Peygamber (s.a.v)’in sohbet meclisidir. Meclis halka şeklinde kurulur, en büyük öğretici (muallim) sıfatıyla Hz. Peygamber’in oturduğu noktayı esas alırsak, öğrenciler -sahabeler, ilim talep eden talipler (talebeler)- sağında ve solunda sıralanır. Herkes hem muallimin hem öğrencilerin yüzünü görür. Yeni bir bilgi hasıl olduğunda bunun ruhlardaki etkisini halkada yer alanların yüzüne bakarak hemen anlayabilirsiniz. Sadece kelimeler değil, sohbete katılanların yüz ifadeleri, reflekssiz tepkileri öğrenme sürecine katılır, hatta Abdullah ibn Mübarek’in dediği gibi “bazen susmak müzakereye katılmak”tır. Bu sadece halka şeklindeki sohbet meclislerinde olur. Bu yönüyle geleneksel sohbet yöntemi müzakereci, modern okul sistemi otoriter ve emredicidir.

Tarih boyunca mahalle mektepleri, hocaların dersleri ve ana çerçeveleri itibariyle medreseler bu yöntemi takip ettiler. Sistemde öğrenci hocasını, hoca öğrencisini seçme özgürlüğüne sahiptir. Bilgi sivil olduğu gibi, kurum da sivildir, devletlerin ve siyasi iktidarların müdahalelerinden azami ölçülerde uzak ve özerk olarak gerçekleşir. Devletin müfredat programını belirleme yetkisi yoktur, müfredatı sivil vakıflar tayin ve tespit eder; devlet kurumsal olarak müessesenin fiziki standartlara uygun olup olmadığını denetler sadece. Bu elbette siyasilerin sürece karışmadıkları anlamına gelmiyor, karıştıkları oranda öğretim yozlaşmış, sonunda sistem de kuruyup çölleşmiştir.

Okul düzeni kışla düzenidir. Sabahleyin erkenden gencecik çocuklar sırtlarında yaklaşık 7 kilo ağırlığında çantalarıyla okula seferber olurlar. Sabah 6′da askerler de “ictima” yapar, toplanır. Okul bahçesinde çocuklara düzgün saflar halinde “andımız” okutulup yüksek sesle devlete bağlılık yemini yaptırılır. Nizami olarak sınıflara girerler. Öğretmen gelir, komutan girmiş gibi herkes ayağa kalkar, “Günaydın çocuklar” komutuna “Günaydın öğretmenim” cevabı verilir. Öğretmenin masası birkaç santim sınıfın zemininden yüksektir. Öğrencileri süzer, amirane bakar. Öğrenciler birbirlerinin yüzlerini görmez, çünkü öğretmene bakacak şekilde dizilmişlerdir.

Geleneksel öğretimde resmi kıyafet (üniforma, önlük) yoktur. Okulun resmi kıyafeti var, bu dolaylı bir eğitim işlemidir. Üç temel ders var ki, balmumu halindeki öğrenciyi özel işlemden geçirmeye matuf olarak geçen yüzyılda düşünülmüştür: “İnkılap tarihi”, resmi ideolojiyi aktarır; “Beden Eğitimi” “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” ilkesinden hareketle öğrenciyi izci -büyüyünce ideolojik asker- yetiştirir; “Müzik”, ulus devletin ulusal marşını ve diğer marşları düzgün okumalarını sağlar. Bizim zamanımızda hafta boyunca okul dışında da şapka giyme mecburiyeti vardı.

Kastım “geleneksel eğitime dönelim” fikrini ima etmek değildir; ama nasıl sıkı markaj ve insana karşı bir okul sisteminde “eğitim” adı verilen özel bir işlemden geçirildiğimizi anlamak için bu mukayese gereklidir. Belki gelecek için bir perspektif verir. Ivan Illich, “Okulsuz Toplum” kitabında insanın özgürleşmesi için “toplumun okulsuzlaştırılması” gerektiğini söyler.

 

“Ötekinin acısı”

0

3 mart 1994’de Leyla Zana meclisten atılırken buna tepki göstermiş olsaydık. Ona sahip çıkıp kol kanat gerseydik, 2 Mayıs 1999’da Merve Kavakçı’nın da atılmasına tanık olmayacaktık. İnsanlar öncelikle ötekisinin acısına duyarsız kaldığı, yangın kendi kapısına gelmeden tepki vermediği müddetçe, hep başkası olarak gördüğü sürece, sistemin amacına ulaştığını görüyoruz. Bütün farklılıklarımız bir birine karşı konuşlandırılmış oluyor.

 

Yıldız Ramazanoğlu 

(Mardin Artuklu Üniversitesi’nde düzenlenen 28 Şubat ve Şahitlikler  konulu panelden)

‘Kürtçe bir medeniyet dili mi?’

0

İslamiyet, bir “medeniyet davası ve daveti” midir? Muhafazakâr-dindar aydınlar iki yüz senedir bir medeniyet rüyası görüyorlar.

Rüya görene bir şey anlatmanın yolu onu uykudan uyandırmaktan geçer. Ve eğer Efendimiz (s.a.s.)’in işaret ettiği “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar” hükmünü esas alacaksak, din insanı uyandırmak, ona asli ve ebedi hakikati hatırlatmak ve hiç kuşkusuz insanı müteal, batın ve öte aleme yöneltmek ister. Bu da “Allah merkezli bir alem tasavvurundan insan merkezli bir dünya görüşü”ne geçişle sağlanmaz, aksine ters istikamette geçişle olur.

Müslümanların uzun zamandır “mede-niyet“ten anladıkları ihtişamlı iktidarlar, refah toplumları, bilim ve teknolojide üstün ilerleme, ekonomik büyüme, yüksek askerî güç ve elbette Batı uygarlığına yüceltilmiş bir dünya imparatorluğuyla meydan okumaktır.

İslam’ı salt bir medeniyet iddiasına indirgeyenlerin ya Batı’nın periferisinde olduğu hissini bir türlü içinden atamayan okumuşlar -siz bunlara İbn Haldun’un “galipleri taklid eden mağluplar“ı deyin- veya “tuzu kuru yeni zenginleşmiş zümreler” ki, 1994′ten bu yana yerel ve merkezi yönetimi kontrol etmenin kendilerine sağladığı kolay zenginlik onların “medeniyet dürtüleri”ni tahrik ediyor. Ya da gizledikleri milliyetçiliklerini İslamiyet’i bir medeniyet iddiasına indirgeyerek bir yandan “Türkiye-dışı Müslüman toplumlar“a geride kalan Osmanlı medeniyeti üzerinden yeni hegemonya kurmak, diğer yandan Batı’ya karşı yanlış zemindeki rekabet ve hesaplaşmada İslamiyet’i koruyucu bir zırh, araçsallaştırılmış bir kaynak olarak kullanmak istiyorlar.

İslamiyet, salt bir medeniyet iddiası, davası ve daveti değildir. Bu dünyaya geçici olarak gelmiş, asıl yurdundan uzağa düşmüş gariplerin gurbetteki geçici hayatlarında nasıl Allah’a samimi kul, iyi insan olacaklarının yoludur. Tabii ki “Ed din fi’l-medin” fehvasınca Müslümanlar dinlerini ihlasla, yani sadece Allah’ın hoşnutluğunu ve ebedi saadeti talep ederek şehir mekânında yaşarlarken, maddi, sosyal ve kültürel kurumlar geliştirirler. Şehir ve içindeki maddi hayat ilhamını, meşruiyet ve fonksiyonel değerini vahyden alıyorsa, hasılanın toplamına “Müslümanların medeniyeti” denir. Ama Müslüman, görkemli şehirler, yenilemez maddi güçler kurmak üzere dinini yaşamaz; nasıl spor ve sağlık için namaz kılmıyorsa; nasıl diyet yapıp fazla kilolarını atmak için oruç tutmuyorsa, bunun gibi medeniyet kurmak için de dinini yaşamaz. Namaz kılan ve oruç tutan tabii ki sıhhat bulur, ama namaz ve orucun sebebi Allah’a kulluktur. Namaz ve orucu, yan sonuçlarına indirgediğiniz zaman, ibadetten sevap almaz, bir süre sonra çok daha etkili yol ve yöntemlerle spor, sağlık ve diyetler yapar, ibadetlerinizi terk edersiniz. Hareket noktası “İslam medeniyeti” olan dinini sekülerleştirir, bir süre sonra medeniyet, dinin önüne geçer. Büyük İslam medeniyetlerini -Emevi, Abbasi, Safevi, Osmanlı- yıkıma/helake götüren ana sebep bu olmuştur. Medeniyet kurmak, hareket noktası ve gaye olmaz, tabii sonuç olarak teşekkül eder.

Bu konu, Sayın Bülent Arınç’ın Kürtçe’nin eğitimde kullanımıyla ilgili öne sürdüğü engelleyici gerekçeyle doğrudan ilgili. Kur’an ve İslami bilgisi olduğundan kuşku duymadığım Sayın Arınç, Kürtçe’nin önündeki yasal engelleri sıralarken bir de şöyle der: “Kürtçe bir medeniyet dili mi ki!”

Bir dilin kelime veya kavram bakımından zenginliğinin, medeniyet dili kategorisine girip girmemesinin önemi yok. Türümüzün konuştuğu bütün diller a) Allah’ın ayetlerindendir; Kürtçe de; Arapça, Türkçe, İngilizce, Çerkezçe, Arnavutça gibi hürmete layıktır; b) Dili “isimler (esma)”le beraber insana öğreten Allah’tır; bütün diller “Ta’lim-i esma”nın tarihsel durumlarda tezahürüdür; c) İnsanların dillerini şu veya bu alanda kullanması onların tercihidir. Hiç kimse, Allah’ın onlara bağışladığı bir hakkı kullanmalarına engel koyamaz. Burada sorun, temel bir hakkın belirlenmesinde kriterin “din” değil, “medeniyet” seçilmesinden kaynaklanıyor.

Ali Bulaç

Sayfa Başına Git