İzledim

izedim beğendim, sen de izle dedim

Bir delinin haykırışı (Andrei Tarkovsky – Nostalghia)

0

Andrei Tarkovsky’nin Nostalghia filminden “bir delinin haykırışı”:

YouTube Preview Image

“İçimde hangi atam konuşuyor? Hem aklımda hem de bedenimde aynı anda ayrılamam.

Bu yüzden tek kişi olamıyorum. Kendimi aynı anda sayısız şey olarak hissedebiliyorum.

Fazla büyük usta kalmadı. Zamanımızın gerçek kötülüğü budur.

Kalbin yolları gölgelerle kaplanmış.

Yararsız görünen seslere kulak vermeliyiz. Okul duvarları,asfalt ve refah reklamlarının uzun kanalizasyon boruları ile dolu beyinlere böceklerin vızıltısı girmeli.

Her birimizin gözlerini ve kulaklarını büyük bir rüyanın başlangıcı olan şeylerle doldurmalıyız.

Birisi piramitleri yapacağımızı haykırmalı. Yapmamamızın bir önemi yok.

O isteği beslemeliyiz, ve ruhun köşelerini esnetmeliyiz sınırsız bir çarşaf gibi. Dünyanın ilerlemesiniz istiyorsanız el ele vermeliyiz. Sözüm ona sağlıklıları sözüm ona hastalarla karıştırmalıyız.

Siz sağlıklı olanlar!

Sağlığınız ne anlama gelir. İnsanoğlunun bütün gözleri, içine daldığımız çukura bakıyor.

Özgürlük faydasızdır,eğer gözlerimizin içine bakmaya yemeye,içmeye ve bizimle yatmaya cesaretiniz yoksa! Dünyayı yıkıntının eşiğine getirenler sözüm ona sağlıklı olanlardır.

İnsanoğlu dinle!

Senin içinde su, ateş ve sonra kül ve külün içindeki kemikler ve küller.

Kemikler ve küller!

Gerçekliğin içinde veya hayalimde değilken ben neredeyim?

İşte yeni anlaşmam : geceleri güneşli olmalı ve Ağustos’ta karlı.

Büyük şeyler sona erer küçük şeyler baki kalır. Toplum böylesine parçalanmaktansa yeniden bir araya gelmeli.

Sadece doğaya bak ve hayatın ne kadar basit olduğunu göreceksin. Bir zamanlar olduğumuz yere dönmeliyiz yanlış tarafa döndüğün noktaya. Hayatın ana temellerine geri dönmeliyiz suları kirletmeden.

Deli bir adam size kendinizden utanmanızı söylüyorsa ne biçim bir dünyadır burası!

Şimdi müzik.

Anne! Başının etrafında dolaşan ve sen güldükçe berraklaşan o hafif şey havaymış.

Müzik işe yaramıyor.”

 

İnsan nedir ki ?

0

“Hayat denilen bitmek bilmez karmaşanın ortasında…
 

Kürek kemiği, göğüs kafesi, omurga, kafatası, tırnak, bir ağız dolusu diş;

Romatizma, bel ağrısı, kemik erimesi.

Bol et. Bol kemik.

Bol damar.

Kilolarca bağırsak.

İri göğüsler. Sarkık ciğerler.

Ülser, halsizlik, ameliyat, kahkaha, tokat, küfür, tümör, meme, aşk, gözlük, kepek.

İş bulur, borç alır, altına kaçırır, yalan söyler, sivilcesini patlatır, kaşınır, öğünür.

Fotoğraf çektirir, kırlara koşar, kusar, öper, güler.

Ot yer, hayvan yer, kaşınır, uyur.

Üzülür, düşünür, korkar.
 

İnsan nedir ki?”
 

Reha Erdem - Korkuyorum Anne

Ejder Kapanı (2010)

0

Uğur Yücel’in yeni filmi Ejder Kapanı’nı izledim. Filmin konusu şöyle açıklanıyor “Güneydoğu’da askerliğini yapan Er Ensar acımasız bir ölüm makinasıdır. Askerdeyken 12 yaşındaki kız kardeşine tecavüz edilmiştir. Askerden döndüğü ilk gün, kız kardeşinin kendini astığını öğrenir. Ardından şehirde cinayetler işlenmeye başlar. Soruşturmayı cinayet masasından iki usta dedektif Abbas, Celal ve stajyer polis memuresi Ezo üstlenir. Emekliliğinden önce son görevini üstlenen Abbas’ın tek hayali sevgilisi Cavidan’ı da alıp uzaklara gitmektir.”

Filmin hikayesi fena değil aslında. Çocuk tacizi suçundan tutuklanmış daha  sonra da Af kararı ile serbest bırakılan çocuk tacizcilerini tek tek işkence ederek öldüren bir seri katil fikri hiç de fena durmuyor. Filmde de, halkın bu cinayetleri memnuniyetle karşıladığı görülüyor. Katil için “Türkiye seninle gurur duyuyor” sloganları atılıyor mesela. Özellikle Siirt’teki hadisenin üzerinde de düşününce, gerçek dünyada da  böyle bir katilin büyük destek bulabileceğini düşünüyorum. Tesadüfe bakın ki son 2 haftada bu meseleye değinen izlediğim 3. film oldu bu. Hard Candy (Lolipop), Reha Erdem’in Hayat Var filmi ve Ejder Kapanı.

Filmin esas konularından biri Af meselesi. Kurbanların hepsi Af ile içeriden çıkmış tacizciler. Filmin bir kaç yerinde bu da haklı olarak eleştiriliyor. Bana her zaman burada bir yanlışlık var gibi gelmiştir zaten. Devlet, Af kapsamında kendisine karşı yapılan suçları değil de vatandaşına karşı yapılan suçları affedebiliyor. Oysa tersi daha doğru duruyor. Başka birine karşı işlenmiş bir suçu, başka bir merci nasıl affedebilir ki ? Öte yandan düşünce suçluluları, siyasi suçlular gibi sözde devlete karşı suç işleyenler neden affedilmez de tecavüzcüler, hırsızlar, katiller affedilir ? Doğrusu günümüz cezaevi koşullarında suçluların ıslah olup olmadığı da ayrı mevzu, yani ki dışarı çıkardığınız kişi daha da kötü bir yerde de olabiliyor. (Bkz. Cezaevinde gözüme takılanlar başlıklı yazı )

Görsel olarak baktığımızda teknolojik imkanların ziyadesiyle kullanıldığını söylemek mümkün. Film boyunca karanlık bir atmosfer, dar sokaklar, yer yer yoğun yağmur kullanılarak filmin mevzusuna uygun bir atmosfer yaratılmaya çalışılmış. Ancak yetersiz kurgu ve senaryo dahası tam anlamıyla zaman zaman “gereksiz bir aksiyon” bu görselliğin amacına ulaşmasına mani olmuş.

Özetle, bir polisiye-gerilim olma iddiasındaki filmin hikayesi güzel olsa da kötü bir imitasyondan öteye geçemiyor. Her haliyle yabancı polisiyeleri taklit etmeye çalışan (etmeye çalışan diyorum çünkü bunu da başaramıyor), hatta neredeyse görüntüleri bile aynen alan(Seven, Crimson Rivers gibi filmlerden sahneler vardı neyse), ziyadesiyle suni duran bir yapım. Filmde çok alakasız geçişler bulunuyor, bir şekilde gerçekçilik hissi vermiyor ve sürekli bir kopukluk hissi uyandırıyor. Bunda kurgunun ve senaryonun kötü  olmasının payı büyük olsa da karakterlerin neredeyse karton olmasının da etkisi çok. Karakterlerin çoğu, zaman zaman filmde kendisine Morgan Freeman rolü biçen ihtiyar ama tecrübeli polis Uğur Yücel bile, çok yapay duruyor ve “bu da neydi şimdi yahu” dedirtiyor. Öyle ki filme bir de felsefi boyut katalım çabasıyla yapıldığı belli olan ve zaman zaman Uğur Yücel’in ağzından duyduğumuz aforizmalar bile filmin yetersiz atmosferinde havada kalıyor: “Tanrı, bazen kullarından intikam almak için başka kullarını kullanır ama insanlar bunu kulun yaptığını zanneder.”

Büyüklere masallar, küçüklere gerçekler ya da masumiyetin gücü

2

—2007 Ağustos’unda karalanmış, heba olmasın diye şuracığa alınmış bir yazıdır. Zaman zaman böyle antikalar almaya devam edeceğimin de birinci işaretidir

Bazı filmler, çok yüksek kalitede olmalarına rağmen nedense pek ses getirmezler, bilinmezler ve izlenmezler. Ancak biraz zaman alsa da, kaliteli yapımlar mutlaka kendine özgü bir hayran kitlesi oluşturur ve bu gönüllü hayran kitlesi ile bir şekilde yayılır ilgilileri arasında. Sanırım, popülerlik kaygısından uzak, en derininden mesajlar içeren, sanatsal yönü ağır basan ve Amerikan malı olmayan her film bir şekilde bu akıbete uğruyor. Zira karşımızda bütün bu özellikleri taşıyan Meksikalı bir yönetmenden İspanyol yapımı filmi var. Senaryosu, mesajı, işleniş şekli ve klişelerden uzak akışı ile, “işte orijinal bir film” diyebileceğimiz bir yapım. Fantastik öğelerle bezeli ama kesinlikle fanteziden ibaret olmayan, gerçek hayattan kesitlerle ilerleyen ama şiddet-gerilim ile seyirci avlamayı düşünmeyen bir yapım..

Bahsettiğim film 2006 yapımı Pan’ın Labirenti (El Laberinto Del Fauno). Zaman, faşist bir asker olan( askeri yönetimlerin faşist olmayanı yoktur sanırım ) Franko İspanyası. Merkezde bütün çocuklar gibi zengin bir hayal dünyasına sahip küçük bir kız, Ofelia. Etrafında aynı anda ilerleyen 3-4 öykü. Biraz masal, biraz gerçek; biraz peri masalı, biraz askeri faşizan; biraz çocuk dünyası, biraz gerilla mücadelesi; biraz acı, biraz hayal… Şahane bir görsellik, dozu kaçmamış bir şiddet, sıfır cinsel sömürü( filmimiz, Hollywood ile en çok bu yönüyle ayrılıyor belki de ) ve masumiyetin gücü…

Yıl 1944, İspanya iç savaşı bir askeri darbe ile neticelenmiştir, 350 bin civarında kişinin ölümüyle neticelenen savaş sonunda General Franco yönetimdedir, milliyetçi bir çizgide olan aynı iddiada olan kesimin askeri temsilcisi Franco, bazı açılardan İspanyayı korusa da genel olarak bir diktatörlük dönemi olarak algılanır. Hasılı “Ordu Göreve” gelmiştir ve İspanya karmakarışıktır. Direnen bir grup sol örgüt ise bu direnişini dağlarda, gerilla taktiğiyle sürdürmektedir. Bir yanda faşist askerler bir yanda dağlara sığınmış sivil halk. Bu gerçekliğin ortasında 10 yaşında bir kız çocuğu Ofelia ve babasının ölümünden sonra, askeri yönetimin en acımasız adamlarından Vidal ile evlenen annesi Carmen. Ofelia, yanına taşındıkları Vidal’in bulunduğu yerde gizli bir labirent keşfeder ve buradan bir masal giriş yapar filme. Bundan sonrası paralel olarak ilerleyen olaylar dizisi. Ülkeyi arındırma adına(!) halkı halktan kurtaran(!) askeri yönetim, askeri güç karşısında çok az bir varlığı olan direnişçiler. “-Askerler çok güçlü, Ya kazanamazsak” diyor biri. “-En azından burayı onlara zindan ederiz” diyor lider… İşte mücadele tam da budur kanaatimce, sadece mücadele başlı başına bir erdemdir. Netice ne olursa olsun, “dilsiz şeytan” koltuğunu yüreğinin tersiyle itmek.

Üvey babası tarafından soğuk karşılanan, hiç istemediği halde annesi evlenen ve askeri bir karargahta bütün bu karmaşanın içinde kalan Ofelia kendi masalını yaşar film boyunca. Belki de gerçek dünyanın bu acımasızlıklarından kaçmak için masal dünyasına sığınır. Bilinçaltından bir yolculuğa çıkar. Hayal gerçek iç içe ilerler durur film boyunca. Çokça örneği bulunan “Gerçek acıların bir çocuk üzerinde etkileri” teması bu filmde de kendini iyice hissettiriyor hasılı ancak bu defa masal dünyasının adil-masum-sınırsız dünyasına kaçışla işaretlenerek. Söz konusu masal dünyasından gerçek hayata göndermeler de yok değil, yönetmen bir nevi masal dünyası ile gerçekler arasında gidip gelmemizi sağlıyor sürekli. Örneğin, masalın orta bölümünde Ofelia, bir hançeri ele geçirmeye çalışır. Orta yerde bin bir türlü nimetle donanmış bir masa vardır ancak tek bir üzüm tanesi bile yemek, orada bulunan bir yaratığın Ofelia’yı yemesine neden olacaktır. Aynı anda askeri yönetim, dağlarda mevzilenen gerillaların peşindedir. Özgürlük talebinde bulunan halk av konumundadır yani. Aradaki bağlantıyı kurmak güç değil. Yönetmen sürekli gerçek ile hayal arasında dolaştırıyor bizi, ve hangisi daha gerçek sorusunu sorduruyor adeta.

Yazıyı daha fazla uzatmayayım. Ancak benim arşivime girdi bu film. Türkiye’ye biraz geç de gelmiş olsa, defalarca izlemekten zevk duyduğum bir film. Görsel olarak da mükemmellik arz eden, efektler ile göz dolduran ve kesinlikle kusursuz bir kurgu üzerinde yürüyen gerçek- masal / zulüm-masumiyet ekseninde duygusal bir öykü. Hemen yazının altında dinleyebileceğiniz ve filmin ana temasını oluşturan şahane müzik de cabası. İspanyol sinemasının güzide bir örneği. Acizane kanaatim şudur ki; Fransız sineması ne kadar kötü bir yerdeyse, İspanyol sineması da o kadar iyi bir yerde. Paramparça Aşklar Köpekler, İçimdeki Deniz ve şimdi de Pan…

Hatırlatmakta fayda var: SİYAD, 2006-2007 sezonunun en iyi yabancı filmi seçti filmi. Oscar ödüllerinin politikliği muhakkak olsa da filmin 3 tane de Oscar’ı var: en iyi sanat yönetmeni, en iyi makyaj, en iyi görüntü yönetmeni. Ayrıca Cannes’da Altın Palmiye adayı olmuş bir film…

Sayfa Başına Git