Aforizmalar

Bir delinin haykırışı (Andrei Tarkovsky – Nostalghia)

0

Andrei Tarkovsky’nin Nostalghia filminden “bir delinin haykırışı”:

YouTube Preview Image

“İçimde hangi atam konuşuyor? Hem aklımda hem de bedenimde aynı anda ayrılamam.

Bu yüzden tek kişi olamıyorum. Kendimi aynı anda sayısız şey olarak hissedebiliyorum.

Fazla büyük usta kalmadı. Zamanımızın gerçek kötülüğü budur.

Kalbin yolları gölgelerle kaplanmış.

Yararsız görünen seslere kulak vermeliyiz. Okul duvarları,asfalt ve refah reklamlarının uzun kanalizasyon boruları ile dolu beyinlere böceklerin vızıltısı girmeli.

Her birimizin gözlerini ve kulaklarını büyük bir rüyanın başlangıcı olan şeylerle doldurmalıyız.

Birisi piramitleri yapacağımızı haykırmalı. Yapmamamızın bir önemi yok.

O isteği beslemeliyiz, ve ruhun köşelerini esnetmeliyiz sınırsız bir çarşaf gibi. Dünyanın ilerlemesiniz istiyorsanız el ele vermeliyiz. Sözüm ona sağlıklıları sözüm ona hastalarla karıştırmalıyız.

Siz sağlıklı olanlar!

Sağlığınız ne anlama gelir. İnsanoğlunun bütün gözleri, içine daldığımız çukura bakıyor.

Özgürlük faydasızdır,eğer gözlerimizin içine bakmaya yemeye,içmeye ve bizimle yatmaya cesaretiniz yoksa! Dünyayı yıkıntının eşiğine getirenler sözüm ona sağlıklı olanlardır.

İnsanoğlu dinle!

Senin içinde su, ateş ve sonra kül ve külün içindeki kemikler ve küller.

Kemikler ve küller!

Gerçekliğin içinde veya hayalimde değilken ben neredeyim?

İşte yeni anlaşmam : geceleri güneşli olmalı ve Ağustos’ta karlı.

Büyük şeyler sona erer küçük şeyler baki kalır. Toplum böylesine parçalanmaktansa yeniden bir araya gelmeli.

Sadece doğaya bak ve hayatın ne kadar basit olduğunu göreceksin. Bir zamanlar olduğumuz yere dönmeliyiz yanlış tarafa döndüğün noktaya. Hayatın ana temellerine geri dönmeliyiz suları kirletmeden.

Deli bir adam size kendinizden utanmanızı söylüyorsa ne biçim bir dünyadır burası!

Şimdi müzik.

Anne! Başının etrafında dolaşan ve sen güldükçe berraklaşan o hafif şey havaymış.

Müzik işe yaramıyor.”

 

“Yaşasın Komün, Yaşasın Devrim” (Yılmaz Güney’in 1978 yılbaşı konuşması)

0

Yılmaz Güney’in 31 Aralık 1977′de Kayseri cezaevinde yaptığı “Yılbaşı Gecesi” konuşması.

 

Ar­ka­daş­la­rım,

Ye­ni bir yı­la gi­ri­yo­ruz.

Bu­gü­ne dek bur­ju­va­zi bi­ze, ye­ni bir yı­la eğ­le­ne­rek, ku­mar oy­na­ya­rak, iç­ki içe­rek… ya­ni, ger­çek so­run­la­rı­mız­dan ola­bil­di­ğin­ce uzak, tüm so­run­la­rı­mız­dan ka­ça­rak gir­me­yi öğ­ret­ti ve öğüt­le­di. Rad­yo­su, TV’si, ba­sı­nı ile biz­le­ri hep bu yön­de ko­şul­lan­dır­dı. Geç­mi­şi unut­mak, çe­liş­ki­le­ri­mi­zin üs­tü­nü ört­mek, hiç­bir şey üze­rin­de cid­di­yet­le dü­şün­me­den, he­sap­laş­ma­dan ye­ni yı­lın yo­lu­nu tut­mak.

Biz, bir yı­lın bit­mek, ye­ni bir yı­lın baş­la­mak üze­re ol­du­ğu bu ge­ce, öy­le yap­ma­ya­ca­ğız; bur­ju­va­zi­nin tu­za­ğı­na düş­me­ye­ce­ğiz.

Biz, bi­lin­ci­mi­zi ken­di sı­nıf çı­kar­la­rı­na hiz­met doğ­rul­tu­sun­da bi­çim­le­me­ye ça­lı­şan bur­ju­va­zi­ye, si­ya­si ik­ti­dar or­ta­ğı top­rak ağa­lı­ğı­na ve yar­dak­çı­la­rı­na he­sap so­ra­rak, her tür­lü yoz et­ki­ler­den sil­ki­ne­rek yan­lış­la­rı­mı­zı, za­af­la­rı­mı­zı, ek­sik­le­ri­mi­zi cid­di­yet­le ele ala­rak, ye­ni yı­la he­sap­laş­ma te­me­lin­de adım ata­rak gir­mek is­ti­yo­ruz. Bay­ram­lar­da, do­ğum gün­le­rin­de, ev­li­lik yıl­dö­nüm­le­rin­de de böy­le yap­ma­lı­yız. Çün­kü biz, an­cak ha­ta­la­rı­mı­zı doğ­ru sap­ta­ya­bi­lir­sek, ha­ta­la­rı­mız­dan kur­tul­ma doğ­rul­tu­sun­da ce­sa­ret­li dav­ra­na­bi­lir­sek, he­de­fi­mi­zi bir pro­le­ter dev­rim­ci­si­ne ya­ra­şır bi­çim­de ta­yin ede­bi­lir­sek hal­kı­mı­za ya­rar­lı ola­bi­le­ce­ği­mi­ze ina­nı­yo­ruz. Geç­miş­le he­sap­laş­ma­dan ye­ni yı­lın yo­lu­nu tu­ta­ma­yız.

Sev­gi­li ar­ka­daş­la­rım, ne­den bu­ra­da­yız, hiç dü­şün­dü­nüz mü?

Ge­rek si­ya­si, ge­rek­se top­lum­sal suç­lar­dan ol­sun, bu­ra­da bu­lun­ma­mı­zın te­mel ve ta­yin edi­ci ne­de­ni, sö­mü­rü­ye, in­sa­nın in­sa­na kul­lu­ğu­na da­ya­nan, var­lı­ğı­nı emek­çi kit­le­ler ve ge­niş halk yı­ğın­la­rı üze­rin­de bas­kı ku­ra­rak ko­ru­ya­bi­len köh­ne­miş, ya­rı sö­mür­ge, ge­ri ka­pi­ta­list dü­ze­nin biz­zat ken­di­si­dir. Bu dü­zen­de suç iş­le­me­mi­zin top­lum­sal, eko­no­mik, si­ya­sal, psi­ko­lo­jik bü­tün ko­şul­la­rı var­dır. Bi­zi yar­gı­la­yan­la­rın, hiç­bir za­man ger­çek suç­lu­la­rı, ya­ni su­çun esas kay­nak­la­rı­nı yar­gı­la­ma­yı dü­şün­me­dik­le­ri­ni bi­li­yo­ruz; dü­şü­ne­mez­ler­di de. Çün­kü on­lar —bir­kaç is­tis­na­nın dı­şın­da— ge­nel­lik­le dü­ze­ni ko­ru­mak­la —do­la­yı­sıy­la ken­di var­lık­la­rı­nı korumakla— gö­rev­li­dir­ler. On­lar, ta­vuk ça­la­nı aşa­ğı­la­ya­rak “hır­sız” di­ye suç­lar­ken, bir ka­lem oyu­nu ile mil­yon­la­rı yu­ta­nı “be­ye­fen­di” di­ye se­lam­lar­lar. On­lar, baş­lık pa­ra­sı ve­re­me­di­ği için kız ka­çı­ran ada­mı “na­mus düş­ma­nı” di­ye dam­ga­lar­ken, lüks ran­de­vu ev­le­rin­de pa­ray­la “na­mus” sa­tan­la­rı “say­gı­de­ğer” ola­rak ni­te­ler­ler. On­lar, bir öf­ke anın­da is­te­me­den adam öl­dür­müş in­san­la­rı “ka­til” di­ye la­net­ler­ken, ci­na­yet şe­be­ke­le­ri­ni yö­ne­ten­le­rin, kit­le kat­li­am­la­rı dü­zen­le­yen­le­rin önün­de esas du­ru­şa ge­çer­ler. Ama biz­ler, en ağır ce­za­la­rın al­tın­da, en do­ğal in­sa­ni hak­la­rı­mız­dan yok­sun olan biz­ler, bi­zi bi­çim­le­yen, su­ça iten, suç­lu ol­ma­ya zo­run­lu kı­lan dü­ze­ni, emek­çi kit­le­ler­le bir­lik­te yar­gı­la­ya­ca­ğız ve mut­la­ka la­yık ol­du­ğu ce­za­ya, ida­ma mah­kûm ede­ce­ğiz.

Bu yet­ki­yi kim ve­re­cek bi­ze?

Bu yet­ki­yi, halk, ken­di bi­lin­ci­nin ve kol­la­rı­nın gü­cüy­le, ör­güt­lü ve di­sip­lin­li mü­ca­de­le­siy­le, pro­le­tar­ya­nın ve onun dev­rim­ci par­ti­si­nin ön­der­li­ğin­de ka­za­na­cak­tır. Biz­ler de, hal­kın bi­rer par­ça­sı ola­rak, bu yet­ki­nin ka­za­nıl­ma­sı ve ic­ra­sın­da inanç­la yer ala­ca­ğız. Bu, beş gün­lük, on gün­lük bir mü­ca­de­le so­ru­nu de­ğil, ha­ya­tın bü­tün cep­le­le­rin­de ve­ril­me­si ge­re­ken uzun bir mü­ca­de­le so­ru­nu, ya­ni ke­sin­ti­siz dev­rim so­ru­nu­dur. Ce­za­ev­le­ri de bu cepheden biridir ve bizler de bu ceh­pe­ler­de sa­va­şı ih­mal et­me­mek zo­run­da olan er­le­riz.

So­ru­nun esa­sı şu­dur:

Ya dev­rim yo­lu­nu se­çe­ce­ğiz… ya da, bu dü­ze­nin bas­kı­la­rı­na, hak­sız­lık­la­rı­na bo­yun eğe­rek, şu ya da bu bi­çim­de tes­lim ola­rak ya­şa­ma­yı se­çe­ce­ğiz. Bu çe­şit bir se­çiş, yok ol­ma­nın bir bi­çi­mi­dir.

Dev­rim yo­lu­nu se­çen­ler ise zor, fa­kat şe­ref­li yo­lu se­çen­ler­dir. Dev­rim yo­lu­nu se­çen­ler, ha­ya­tın her ala­nın­da ve ya­şa­mın her anın­da dev­rim düş­ma­nı olan sı­nıf güç­le­ri­ne ve on­la­rın ide­olo­jik, kül­tü­rel, si­ya­sal ve top­lum­sal et­ki­le­ri­ne, alış­kan­lık­la­rı­na kar­şı, gü­nün ko­şul­la­rın­ca be­lir­le­ne­cek olan mü­ca­de­le araç­la­rı­nı kul­la­na­rak sa­vaş­mak zo­run­da­dır­lar. Sa­vaş­ma­dı­ğı­mız bir an, sa­va­şı ya­vaş­tan al­dı­ğı­mız bir an, bi­zi ezen­le­re tes­lim olu­ruz, on­la­rın iş­le­ri­ni ko­lay­laş­tır­mış, on­la­ra yar­dım et­miş olu­ruz. Mü­ca­de­le­de ta­raf­sız­lık ol­maz. Biz ta­ra­fız ve dev­ri­min em­ret­ti­ği so­rum­lu­luk ve gö­rev­le­ri har­fiy­yen ye­ri­ne ge­tir­mek­le yü­küm­lü­yüz. İçin­de bu­lun­du­ğu­muz ko­şul­la­rın es­ne­me­ye, gev­şe­me­ye ta­ham­mü­lü yok­tur.

Ar­ka­daş­lar,

Dev­rim bir ölüm ka­lım sa­va­şı­dır. Şu söz­le­ri­mi anım­sa­yı­nız!.. “Biz, ya­şa­ya­nın var­lık ne­de­ni, ge­li­şe­nin ge­liş­me ne­de­ni, yo­k ol­ma­nın ve ölü­mün ka­çı­nıl­maz ne­de­ni ol­ma­lı­yız. Bu te­mel il­ke, bi­ze, gün­lük ya­şa­yı­şı­mız sü­re­cin­de, her ola­ya, du­ru­ma ve iliş­ki­ye, bi­linç­li ola­rak bak­ma­yı, seç­me­yi, mü­da­ha­le­yi, uy­ma­yı ya da uy­ma­ma­yı em­re­der.”

Bu­ra­da, in­san un­su­ru­nu ve in­san ira­de­si­ni top­lu­mun ob­jek­tif ko­şul­la­rın­dan ko­puk ele al­dı­ğım sa­nıl­ma­sın. Biz, ne­yin var­lık ve ge­liş­me ne­de­ni, ne­yin yo­kol­ma­sı­nın ve öl­me­si­nin ka­çı­nıl­maz ne­de­ni ola­ca­ğız?

Açık­tır ki, bu so­ru­nun ce­va­bı, dev­ri­min dost­la­rı­nı ve düş­man­la­rı­nı sap­ta­ya­rak ve­ri­le­bi­lir… ge­li­şen sı­nıf güç­le­ri­ni kav­ra­ya­rak verilebilir.

Ye­ni yı­la gi­rer­ken dost­la­rı­mı­zı ve düş­man­la­rı­mı­zı ye­ni­den anım­sa­ya­lım.

Biz, fe­odal ka­lın­tı­la­rı ve bir sö­mür­ge­yi bağ­rın­da ta­şı­yan, em­per­ya­liz­me ba­ğım­lı ka­pi­ta­list üre­tim iliş­ki­le­ri­nin ege­men ol­du­ğu, ya­rı sö­mür­ge bir ül­ke­nin ço­cuk­la­rı­yız. Ül­ke­miz çok ulus­lu bir ül­ke­dir. Önü­müz­de­ki dev­rim, ya­rı sos­ya­list ka­rak­ter­li, anti em­per­ya­list halk dev­ri­mi­dir. İş­çi­ler, köy­lü­ler, şe­hir kü­çük­ bur­ju­va­zi­si, or­ta bur­ju­va­zi­nin em­per­ya­liz­me kar­şı du­ra­cak ke­sim­le­ri, ezi­len Kürt ulu­su ve di­ğer azın­lık mil­li­yet ve halk­lar, ba­ğım­sız­lık­tan ya­na olan her­kes dev­ri­min güç­le­ri­dir. İş­çi sı­nı­fı, ide­olo­jik, po­li­tik ve ör­güt­sel alan­lar­da dev­ri­min ön­der gü­cü­dür. İş­çi-köy­lü it­ti­fa­kı dev­ri­min te­mel gü­cü­dür. Demok­ra­tik dev­ri­mi, sos­ya­list dev­ri­me ulaş­tı­ra­cak olan da bu it­ti­fak­tır.

Gö­re­vi­miz, em­per­ya­liz­mi, sos­yal em­per­ya­liz­mi ve on­la­rın fa­şist, re­viz­yo­nist, ge­ri­ci iş­bir­lik­çi­le­ri­ni ye­nil­gi­ye uğ­rat­mak, fe­oda­lizm­den kay­nak­la­nan her tür­lü ge­ri­ci­li­ğe ve hal­kın ge­li­şen mü­ca­de­le­si­ni çar­pı­tan re­for­miz­me, özel­lik­le de “Üç Dün­ya Te­ori­si”ni sa­vu­nan sağ opor­tü­nist re­for­mist çiz­gi­ye ha­yat hak­kı ta­nı­ma­mak, “sol” opor­tü­nist si­ya­set­le­ri mah­kûm et­mek ve sı­nıf­sız top­lu­mun ko­şul­la­rı­nı ya­ra­ta­cak sos­ya­list dev­ri­min yo­lu­nu aça­cak olan de­mok­ra­tik halk dik­ta­tör­lü­ğü­nü kur­mak­tır.

Ül­ke­miz­de dev­ri­min düş­man­la­rı bun­lar­dır. Düş­man­la­rı­mı­zı be­lir­le­dik­ten son­ra, bun­lar ara­sın­da kim­le­ri bi­rin­ci pla­na ala­ca­ğı­mı­zı da doğ­ru sap­ta­mak zo­run­da­yız.

ABD em­per­ya­liz­mi ve Rus sosyal emperyalizmi, bu iki sü­per dev­let, ge­rek bi­zim, ge­rek­se bü­tün dün­ya halk­la­rı­nın baş düş­man­la­rı­dır. Baş düş­man­lar­la bi­linç­li iliş­ki­ler için­de olan, var­lık­la­rı­nı on­la­rın var­lı­ğı­na bağ­la­yan fa­şist­ler ve sos­yal fa­şist­ler de baş düş­man­la­rı­mız­la bir­lik­te ele alın­ma­lı­dır­lar. Ve esas ola­rak, he­de­fi­miz bu iki sü­per dev­let ol­mak­la bir­lik­te, di­ğer em­per­ya­list­ler ve ge­ri­ci güç­ler mü­ca­de­le­nin dı­şın­da tu­tu­la­maz­lar.

İki baş düş­man­dan, ül­ke­miz için asıl dar­be, ABD em­per­ya­liz­mi­ne ve on­la­rın çı­kar­la­rı­nı sal­dır­gan bir bağ­lı­lık­la sa­vu­nan fa­şist­le­re vu­rul­ma­lı­dır.

Fa­şiz­me ve ABD em­per­ya­liz­mi­ne kar­şı mü­ca­de­le an­cak ve an­cak, Rus sosyal emperyalizmi­ne ve re­viz­yo­niz­me kar­şı tu­tar­lı bir mü­ca­de­le te­me­lin­de ba­şa­rı ka­za­na­bi­lir. Bu an­lam­da, re­viz­yo­niz­me ve sosyal emperyalizme kar­şı mü­ca­de­le, te­mel ol­mak zo­run­da­dır.

Bu ne de­mek­tir?

Bu de­mek­tir ki, dev­ri­min düş­man­la­rı­na kar­şı mü­ca­de­le­de: Bi­rey­ler, grup­lar, par­ti­ler, ken­di iç­le­rin­de­ki sı­nıf mü­ca­de­le­si­ni te­mel ala­rak, re­viz­yo­nist, re­for­mist, opor­tü­nist et­ki­ler­den, her tür­lü bur­ju­va alış­kan­lık ve eği­lim­ler­den, fe­odal dav­ra­nış bi­çim­le­rin­den, şo­ve­niz­min et­ki­le­rin­den, li­be­ra­liz­min et­ki­le­rin­den kur­tul­mak için, bi­lim­sel sos­ya­liz­min ön­cü­lü­ğün­de sa­vaş­ma­lı­dır­lar.

Kir­li bir sa­bun, el yı­ka­nır­ken te­miz­le­nir ar­ka­daş­lar. Biz­ler de olum­suz­luk­la­rı­mız­dan, an­cak iş gö­re­rek, ya­ni dev­rim­ci mü­ca­de­le için­de yer ala­rak te­miz­le­ne­bi­li­riz. Kir­li bir sa­bu­nu su­yun al­tı­na tu­tun, te­miz­len­me­di­ği­ni gö­re­cek­si­niz. Pis­lik­ler­le kay­naş­mış sa­bun, an­cak eli­mi­zi yı­kar­ken te­miz­le­nir. Baş­lan­gıç­ta eli­miz de pis­le­nir, fa­kat so­nun­da hem sa­bun hem de eli­miz te­miz­le­nir. Biz­ler de, sa­de­ce te­orik ça­lış­ma ya­pa­rak, oku­ya­rak arı­na­ma­yız. Böy­le bir tu­tum Troç­kist kad­ro eği­tim an­la­yı­şı­dır. Su ile el yı­ka­ma ha­re­ke­ti bir­le­şe­cek­tir. Ya­ni te­ori ile pra­tik bir­leş­ti­ril­me­li­dir. Te­ori­nin kav­ra­nıp kav­ran­ma­dı­ğı pra­tik­te bel­li olur. Te­ori­nin kit­le­le­ri eği­tip eğit­me­di­ği de kit­le ha­re­ket­le­ri­nin ni­te­li­ğin­den bel­li olur.

Bu ko­nu­da, eleş­ti­ri-öze­leş­ti­ri te­mel si­la­hı­mız­dır. An­cak öze­leş­ti­ri te­me­lin­de, öze­leş­ti­ri­mi­ze uy­gun dav­ra­nış­la­rı­mız te­me­lin­de eleş­ti­ri­ye hak­kı­mız var­dır.

Sil­ki­ne­lim… üze­ri­miz­de­ki pis­lik­le­ri ata­lım… ya­rı­na ge­li­şe­rek, arı­na­rak ha­zır­la­na­lım. Gün­lük gö­rev­le­ri­mi­zi kü­çüm­se­me­ye­lim … en kü­çük gün­lük gö­rev bi­le, dev­ri­min ha­zır­lı­ğın­da rol oy­nar. Ör­ne­ğin, bu­la­şık yı­ka­mak­la, yor­ga­nı­mı­zı yüz­le­mek­le, bir ar­ka­da­şı­mı­za kü­çük bir yar­dım yap­mak­la dev­rim ara­sın­da can­lı bağ­lar var­dır. Te­orik söz­ler et­mek, düz­gün ko­nuş­mak, si­ya­si gö­rüş­ler ko­nu­sun­da bel­li bir oran­da bil­gi sa­hi­bi ol­mak ye­ter­li de­ğil­dir. Nö­be­ti­mi­zi de iyi tut­ma­lı­yız. Hüc­re­mi­zi te­miz tut­ma­lı­yız, ki­tap­la­rı­mı­zı ko­ru­ma­lı­yız, yer­le­re tü­kür­me­me­li­yiz, çay bar­dak­la­rı­nı ge­li­şi gü­zel or­ta­lı­ğa bı­rak­ma­ma­lı­yız, ar­ka­daş­lar­la iyi ge­çin­me­li­yiz, TV’ye kar­şı uya­nık ol­ma­lı­yız. Hem “Çar­li’nin Sür­tük­le­ri”ne hay­ran ol­mak, hem de “em­per­ya­liz­me kar­şı­yız abi” de­mek bir­bir­le­riy­le çe­li­şir… Hem Aj­da Pek­kan’a, Emel Sa­yın’a ağ­zı­nın su­yu­nu akı­ta­cak­sın, son­ra kal­kıp “biz bur­ju­va ide­olo­ji­si­ne kar­şı­yız abi” di­ye­cek­sin. Kim in­sa­nır si­ze? Bu söz­ler be­nim bir ku­la­ğım­dan gi­rer, öbür ku­la­ğım­dan çı­kar… ken­di­mi­zi al­dat­ma­ya­lım.

Önem­li nok­ta­lar­dan bi­ri de, ar­ka­daş­la­rı­mız­la, es­ki ar­ka­daş­la­rı­mız­la iliş­ki­le­ri­mi­zi dev­rim­ci­leş­tir­me­liyiz. Mek­tup ya­za­bi­le­ce­ği­miz her ye­re mek­tup yaz­ma­lı ve on­la­rı bi­linç dü­zey­le­ri­ne gö­re eğit­me­ye, uyar­ma­ya ça­lış­ma­lı­yız. Ken­di de­ney­le­ri­mi­zi on­la­ra ulaş­tır­ma­lı­yız. Mah­kûm­lar için­de ör­nek in­san­lar ol­ma­lı­yız. Çe­liş­me­le­ri­mi­zi dev­rim­ci­le­re ya­ra­şır bi­çim­de çöz­me­li­yiz.

Ar­ka­daş­lar,

İyi­ce araş­tı­rır­sa­nız gö­re­cek­si­niz ki, ki­şi­sel sür­tüş­me­le­rin özün­de ya­tan şey, bi­rey­sel yer kap­ma hır­sı­dır. Dı­şar­da ve içer­de, her tür­lü grup­çu eği­lim­le­re kar­şı, bir­li­ği ve par­ti­yi sa­vun­ma­lı­yız. Par­tiy­le bi­zim iliş­ki­miz ne ola­bi­lir de­me­yin; şu gün, dev­rim için mü­ca­de­le, par­ti için mü­ca­de­le de­mek­tir.

Ar­ka­daş­lar,

Grup­lar da ken­di iç­le­rin­de sı­nıf mü­ca­de­le­si­ni te­mel al­ma­lı, pro­le­ter dev­rim­ci ha­re­ke­te ters düş­tü­ğü an­dan iti­ba­ren grup du­var­la­rı­nı par­ça­la­ma­lı­dır­lar. Grup çı­kar­la­rı­nı dev­ri­min çı­kar­la­rın­dan üs­tün tut­mak, dev­rim­ci bir ta­vır ola­maz. Grup­la­rın har­cı olan ka­ri­ye­rizm, im­ti­yaz has­ta­lı­ğı, şo­ven duy­gu­lar ye­nil­gi­ye uğ­ra­tıl­ma­lı, bir­li­ğin, kay­naş­ma­nın, par­ti­nin yo­lu­nu aça­cak ide­olo­jik, te­orik ve pra­tik ça­lış­ma­la­ra önem ve­ril­me­li­dir. Grup­lar, grup­çu eği­lim­le­re kar­şı sa­va­şır­ken, her şey­den ön­ce, ken­di iç­le­rin­de­ki grup­çu eği­lim­le­re kar­şı da sa­vaş­ma­lı­dır­lar ki baş­ka grup­la­rı eleş­ti­ri­ye hak­la­rı ol­sun. Bi­rey­ler de ken­di bi­rey­ci yan­la­rı­nı eleş­tir­me­li­dir­ler ki baş­ka­la­rı­nın bi­rey­ci yan­la­rı­nı eleş­ti­re­bil­sin­ler.

Bir bütün ola­rak dev­rim­ci ha­re­ket, an­cak par­ti­nin in­şa edil­me­siy­le ön­der­li­ğe ka­vu­şa­bi­lir. Her tür­den opor­tü­niz­me, re­viz­yo­niz­me, re­for­miz­me ve çe­şit­li za­af­la­ra kar­şı mü­ca­de­le te­me­lin­de par­ti in­şa edi­le­bi­lir. İn­şa sü­re­cin­de, geç­mi­şin mü­ca­de­le­si ve olum­lu mi­ra­sı­na sa­hip çı­kıl­ma­lı­dır. Par­ti de, ken­di iç mü­ca­de­le­si­ni tu­tar­lı ver­di­ği öl­çü­de arı­na­bi­lir ve kit­le­ler­le bağ­lar ku­ra­bi­lir, kit­le­le­re ön­der­lik ede­bi­lir.

İç mü­ca­de­le, gö­rü­le­ce­ği gi­bi te­mel­dir ve zin­cir­le­me bir­bi­ri­ne bağ­lı­dır. Çe­liş­me­ler ya­sa­sı, iç çe­liş­me­le­rin ta­yin edi­ci ol­du­ğu­nu öğ­re­tir. Ken­di için­de si­ya­si ve ide­olo­jik ya­kın­lı­ğı olan un­sur­lar, grup­lar, pra­tik ey­lem te­me­lin­de, bir­bir­le­ri­ni sı­na­ya­rak, mü­ca­de­le için­de bir­le­şe­cek ve par­ti­yi ya­ra­ta­cak­lar­dır. Bi­zim ama­cı­mız da bu­dur: Par­ti­nin ya­ra­tıl­ma­sı­na ça­lış­mak, kat­kı­da bu­lun­mak, ko­lay­laş­tır­mak ve onun ça­lış­kan bir un­su­ru ol­mak.

Ar­ka­daş­lar,

Dev­rim is­te­yen­ler par­ti­yi is­te­me­li­dir­ler, bu uğur­da ça­ba­la­rı­nı bir­leş­tir­me­li­dir­ler. Bu­nun için de, şu gü­nün ko­şul­la­rın­da, ataca­ğı­mız her adı­mı bu doğ­rul­tu­da de­ğer­len­dir­me­li­yiz.

Ar­ka­daş­lar,

Bu ge­nel doğ­ru­lar ışı­ğın­da ken­di­mi­ze dö­ne­lim. Bu­gün, ken­di ara­mız­da te­mel ala­ca­ğı­mız he­def­ler ne­ler­dir? Lüm­pen eği­lim, alış­kan­lık, de­ğer yar­gı­la­rı, tu­tum ve dav­ra­nış bi­çim­le­ri, ça­lış­ma­mız ve ge­liş­me­miz önün­de­ki en bü­yük en­gel­ler­den bi­ri­dir. Bu en­ge­li kök­lü bir bi­çim­de aşa­ma­dan dev­rim­ci saf­lar­da, dev­rim­ci adı­na la­yık adım­lar ata­ma­yız.

İkin­ci­si, ki­şi­sel sür­tüş­me­le­rin özün­de ya­tan yer kap­ma duy­gu­la­rı­nın, bir­li­ği­mi­ze ver­di­ği za­rar­lar­dır. Bu tu­tum, te­miz­lik so­rum­lu­su, mut­fak so­rum­lu­su, ses­siz­lik so­rum­lu­su vb. çe­şit­li gö­rev­de­ki ar­ka­daş­la­ra, çe­şit­li bi­çim­ler­de tep­ki gös­te­ri­le­riy­le açı­ğa çık­mak­ta­dır. Bu dav­ra­nış­lar di­sip­li­ni bo­zu­yor. Olum­suz bi­ri­kim­le­rin ço­ğal­ma­sı­na yol açı­yor.

Üçün­cü­sü, li­be­ra­liz­min, az ya da çok bü­tün ar­ka­daş­lar­da ken­di­ni gös­ter­me­si­dir. Mao’nun li­be­ra­lizm­le il­gi­li ma­ka­le­si­ni ye­ni­den ve ye­ni­den oku­ma­lı­yız.

Dör­dün­cü­sü, ace­le­ci­lik, sek­ter tu­tum ve ta­hak­küm bi­çi­min­de ken­di­ni gös­te­ren “sol” has­ta­lık­lar­dır.

Be­şin­ci­si, ba­zı ar­ka­daş­lar­da gör­dü­ğü­müz kıs­kanç­lık duy­gu­la­rı­dır. Bu duy­gu­lar, bur­ju­va re­ka­bet­çi­li­ğin­den kay­nak­la­nan, pro­le­ter duy­gu­la­ra ters dü­şen duy­gu­lar­dır. Ba­zı ar­ka­daş­lar, ba­zı ar­ka­daş­la­rın ça­lış­ma­la­rı­nı ve ge­liş­me­le­ri­ni, mev­ki­le­ri­ni haz­me­de­mez­ken, ba­zı mev­ki sa­hi­bi ar­ka­daş­lar da, ge­li­şen ar­ka­daş­la­ra giz­li tep­ki­ler gös­ter­mek­te­dir­ler. On­la­ra te­pe­den ba­kı­yor­lar. Te­pe­den ba­kan bir in­san dev­rim­ci ola­maz, bu­nu ka­fa­nı­za iyi­ce so­kun. Ba­zı ar­ka­daş­lar da, eği­tim ça­lış­ma­la­rı­na ön­ce­den baş­la­mış ol­ma­yı, ba­zı ko­nu­la­rı bi­li­yor ol­ma­la­rı­nı üs­tün­lük ara­cı bi­çi­min­de de­ğer­len­dir­mek­te­dir­ler. Bu yan­lış­tır. Ye­ni baş­la­yan bir ar­ka­daş, es­ki bir ar­ka­da­şı ge­çe­bi­lir.

Al­tın­cı­sı, ba­zı ar­ka­daş­lar­da gör­dü­ğü­müz gö­nül­süz­lük be­lir­ti­si­dir. Gö­nül­süz­lük, özün­de dev­rim is­te­me­mek­tir. Hem dev­rim is­te­mek, hem de gö­nül­süz dav­ran­mak bir­bir­le­riy­le çe­li­şir.

Ar­ka­daş­lar,

Ye­ni yı­la, ha­ta­la­rı­mı­zı kav­ra­ma­ya ça­lı­şa­rak gi­re­ce­ğiz. Ar­ka­daş­la­rı­mı­zın öze­leş­ti­ri­le­ri­ni can ku­la­ğıy­la din­le­ye­lim ve eleş­ti­ri­le­ri­mi­zi en ya­rar­lı ola­cak bi­çim­de su­na­lım.

Ye­ni yıl­da, spor ça­lış­ma­la­rı­nı, eği­tim ça­lış­ma­la­rı­nı üst dü­zey­le­re çı­kar­ta­ca­ğız ve bir­li­ği­mi­zin si­ya­si ve ide­olo­jik te­mel­le­ri­ni de­rin­leş­tire­ce­ğiz.

Siz­le­re gü­ve­ni­yo­rum.

Ya­şa­sın Ko­mün!..

Ya­şa­sın Dev­rim!..

Yılmaz Güney 

31 Ara­lık 1977’de Ka­se­ri ce­za­evin­de, “Yıl­ba­şı Ge­ce­si”nde Ko­mün ar­ka­daş­la­rı önün­de ya­pı­lan bu ko­nuş­ma da­ha son­ra Güney Der­gi­si’nde ya­yın­lan­dı.

İnsan nedir ki ?

0

“Hayat denilen bitmek bilmez karmaşanın ortasında…
 

Kürek kemiği, göğüs kafesi, omurga, kafatası, tırnak, bir ağız dolusu diş;

Romatizma, bel ağrısı, kemik erimesi.

Bol et. Bol kemik.

Bol damar.

Kilolarca bağırsak.

İri göğüsler. Sarkık ciğerler.

Ülser, halsizlik, ameliyat, kahkaha, tokat, küfür, tümör, meme, aşk, gözlük, kepek.

İş bulur, borç alır, altına kaçırır, yalan söyler, sivilcesini patlatır, kaşınır, öğünür.

Fotoğraf çektirir, kırlara koşar, kusar, öper, güler.

Ot yer, hayvan yer, kaşınır, uyur.

Üzülür, düşünür, korkar.
 

İnsan nedir ki?”
 

Reha Erdem - Korkuyorum Anne

Tolstoy’un Elmaları – Dücane Cündioğlu

0

Dücane Cündioğlu’nun 12.09.2010 tarihli Tolstoy’un Elmaları başlıklı yazısından:

 

-”Elma olgunlaşınca düşer.

Peki ama niçin?

Bir güç onu toprağa doğru çektiği için mi? Sapı kuruduğu için mi? Güneşte kurumaya başladığı için mi? Ağırlaştığı için mi? Rüzgar estiği için mi? Yoksa aşağıda duran bir çocuk o elmayı yemek istediği için mi?”

Tolstoy sorar bütün bu soruları. Savaş ve Barış’ta. Israrla.

Oysa soruların hepsi anlamsızdır. Anlamsız, yani saçma.

Sanatçı duyarlılığı mı acaba? Eh, birazcık

Ne yazık ki sanatçılar sezginin kendilerine sunduklarıyla yetinmedikleri takdirde kendilerini böylesi durumlara düşürürler. Zevkedeceklerine fikrettiklerinde. Haddi aştıklarında. Anlamakla, anlatmakla yetinmeyip bir de açıklamaya kalkıştıklarında.

Sanatçının yapacağı anladığını anlatmaktan ibarettir, açıklamak değil. Anlamak ve açıklamak düşünürün görevi. Anlamak ve anlatmak ise sanatçının.

Açıklamayla kendini yoran sanatçılara şöyle bir bakın, tasvir ederken ne kadar heybetli, tahlil ederken ne kadar zavallı görünürler.

Kimseyi incitmek niyetinde değilim ama iddiamı görselleştirmek amacıyla farklı alanlardan birer örnek vermek isterim:

Bedri Baykam, Metin Akpınar, Berhan Şimşek, Zülfü Livaneli, Fazıl Say…

Niçin sanatçılar anlatmakla, ifade etmekle yetinmezler de açıklama işine soyunurlar?

Elbette, anlatamadıklarında. Sanatlarının hakkını veremez hâle geldiklerinde.

Hiç istisnası yoktur.

Şiir söylemeyi beceremediğinde nutuk atar şairler. Hicvetmek kolaylarına gelir.

***

“Anlatabiliyorsam, yani sesimle, sözümle, mimiklerimle, fırçamla ifade edebiliyorsam, yapıp ettiğimi açıklayabilirim de!” diye düşünürler. Oysa bilmezler ki başka yollarla ifade edemeyecekleri için kendilerine sezgi denilen o büyük nimet bahşedilmiştir. İyi göremedikleri için iyi duymaktadırlar, iyi yürüyemedikleri, iyi koşamadıkları için iyi uçmaktadırlar. Ya da tersi.

Bazılarının kokusu nefis, bazılarının görünüşü muhteşem, bazılarının tadı, bazılarınınsa sesi…

“Hepsinden de olsun!” diyenler, ellerindekini kaybedenlerdir.

Duygu ve düşüncelerini teorik olarak temellendirmesini Nazım Hikmet’ten istemek büyük haksızlık değil midir?

Necip Fazıl denemişti nitekim. Peki sonuç?

Kısa vâdede değil ama, uzun vâdede.

***

Elma düşer.

Niçin?

Cevabı cümlenin kendisinde saklı.

Olgunlaşınca.

Gayet tabiidir ki elma olgunlaşınca düşer.

Yani kemâline erince.

Başladığı noktaya geri dönünce.

Zevâl kaçınılmazdır. İbn Sina’nın tabiriyle âfet.

Olgunlaşmanın bir diğer anlamı da çürümedir bu yüzden.

Kemâle varılmışsa zevâl kaçınılmazdır.

***

Malum ego patlaması.

Zevâle razı olmamak.

Yönetmenlik yapmaya kalkışan oyuncular, kaset çıkaran mankenler, roman yazmaya çalışan gazeteciler, siyasete atılan ilâhiyatçılar, sunuculuk yapmaya karar veren işadamları, oyunculuğu deneyen yazarlar, vb. ancak kendi alanlarında olgunlaştıklarına inandıklarında, zirveye çıktıklarını düşündüklerinde, ya da aksi hâlde, yeni alanlarda boy göstermeyi marifet bilirler: Tiyatroda yapacağımı yaptım biraz da şarkı söyleyeyim. Müzikte geleceğim yere geldim, biraz da vatanı kurtarayım. Yeter bunca kurduğum fabrika, biraz da film çekeyim. Darbeyse darbe, en a’lasını yaptım, şimdi biraz da resim yapayım.

Burada “zevâl korkusu”nu iki anlamda kullanıyorum.

Birincisi, kişinin kendi alanında yetkinliğe ulaşamaması anlamında, ikincisi, ulaşması anlamında.

İddialı olduğu alanda kemâle varamayacağını anlayanlar, bir oradan, bir buradan deyû eksikliklerini kapatmaya çalışırlar. Veyahut, iddialı oldukları alanda iddialarının sonuna geldiklerinde…

Her iki hâlde de elma düşer. Kaçınılmaz olarak. Çünkü biri olgunlaşamadan çürümüştür, diğeri olgunlaşınca…

Hiçbir müdahale çürümeyi sonsuza değin saklayamaz.

* * *

Seçtiğin yerde dur ey talib, hiç değilse, seçildiğin yerde.

Zevâlden korkma, yaşlanmayı bil, güzelce yaşlan, severek…

Sonbahar da güzeldir. Hele eylül.

Hazan ve hüzün ayı.

Yaprak gibi ol.

Seni alıp kavramasına izin ver rüzgârın.

İnsan ayrıldıkça olgunlaşır çünkü.

VE olgunlaşınca düşer.

Yaşamdan.

Böylece ölümün zevkine varır.

Zevâlin.

 

 

Kafka’nın Oku Dediği…

0

Bütünüyle bizi ısıran, bizi zehirleyen kitapları okumalıyız.

Okuduğumuz kitap, kafamıza balyoz indirilmiş gibi bizi uyandırmıyorsa neden zahmete girelim?

Mutlu kılsın diye mi?

Hiç kitap olmasaydı da o denli mutlu olurduk;

Kendimizi azıcık sıkarsak, bizi mutlu edecek kitapları biz de yazabiliriz.

Bize gerekli olan, en acı verecek talihsizlik gibi bize vuran kitaplar.

Kendimizden çok sevdiğimiz birinin ölümü gibi vuran, insanlardan uzaklara, ormanlara, sürgün edilmiş duygusu veren, intihar gibi kitaplar.

Kitap içimizdeki donmuş denize inen balta olmalı.

Franz Kafka

( Kaynak: Okumanın Tarihi / Alberto Manguel; Yapı Kredi Yayınları )

Sayfa Başına Git