Aforizmalar
Bir delinin haykırışı (Andrei Tarkovsky – Nostalghia)
0Andrei Tarkovsky’nin Nostalghia filminden “bir delinin haykırışı”:
“İçimde hangi atam konuşuyor? Hem aklımda hem de bedenimde aynı anda ayrılamam.
Bu yüzden tek kişi olamıyorum. Kendimi aynı anda sayısız şey olarak hissedebiliyorum.
Fazla büyük usta kalmadı. Zamanımızın gerçek kötülüğü budur.
Kalbin yolları gölgelerle kaplanmış.
Yararsız görünen seslere kulak vermeliyiz. Okul duvarları,asfalt ve refah reklamlarının uzun kanalizasyon boruları ile dolu beyinlere böceklerin vızıltısı girmeli.
Her birimizin gözlerini ve kulaklarını büyük bir rüyanın başlangıcı olan şeylerle doldurmalıyız.
Birisi piramitleri yapacağımızı haykırmalı. Yapmamamızın bir önemi yok.
O isteği beslemeliyiz, ve ruhun köşelerini esnetmeliyiz sınırsız bir çarşaf gibi. Dünyanın ilerlemesiniz istiyorsanız el ele vermeliyiz. Sözüm ona sağlıklıları sözüm ona hastalarla karıştırmalıyız.
Siz sağlıklı olanlar!
Sağlığınız ne anlama gelir. İnsanoğlunun bütün gözleri, içine daldığımız çukura bakıyor.
Özgürlük faydasızdır,eğer gözlerimizin içine bakmaya yemeye,içmeye ve bizimle yatmaya cesaretiniz yoksa! Dünyayı yıkıntının eşiğine getirenler sözüm ona sağlıklı olanlardır.
İnsanoğlu dinle!
Senin içinde su, ateş ve sonra kül ve külün içindeki kemikler ve küller.
Kemikler ve küller!
Gerçekliğin içinde veya hayalimde değilken ben neredeyim?
İşte yeni anlaşmam : geceleri güneşli olmalı ve Ağustos’ta karlı.
Büyük şeyler sona erer küçük şeyler baki kalır. Toplum böylesine parçalanmaktansa yeniden bir araya gelmeli.
Sadece doğaya bak ve hayatın ne kadar basit olduğunu göreceksin. Bir zamanlar olduğumuz yere dönmeliyiz yanlış tarafa döndüğün noktaya. Hayatın ana temellerine geri dönmeliyiz suları kirletmeden.
Deli bir adam size kendinizden utanmanızı söylüyorsa ne biçim bir dünyadır burası!
Şimdi müzik.
Anne! Başının etrafında dolaşan ve sen güldükçe berraklaşan o hafif şey havaymış.
Müzik işe yaramıyor.”
“Yaşasın Komün, Yaşasın Devrim” (Yılmaz Güney’in 1978 yılbaşı konuşması)
0Yılmaz Güney’in 31 Aralık 1977′de Kayseri cezaevinde yaptığı “Yılbaşı Gecesi” konuşması.
Yeni bir yıla giriyoruz.
Bugüne dek burjuvazi bize, yeni bir yıla eğlenerek, kumar oynayarak, içki içerek… yani, gerçek sorunlarımızdan olabildiğince uzak, tüm sorunlarımızdan kaçarak girmeyi öğretti ve öğütledi. Radyosu, TV’si, basını ile bizleri hep bu yönde koşullandırdı. Geçmişi unutmak, çelişkilerimizin üstünü örtmek, hiçbir şey üzerinde ciddiyetle düşünmeden, hesaplaşmadan yeni yılın yolunu tutmak.
Biz, bir yılın bitmek, yeni bir yılın başlamak üzere olduğu bu gece, öyle yapmayacağız; burjuvazinin tuzağına düşmeyeceğiz.
Biz, bilincimizi kendi sınıf çıkarlarına hizmet doğrultusunda biçimlemeye çalışan burjuvaziye, siyasi iktidar ortağı toprak ağalığına ve yardakçılarına hesap sorarak, her türlü yoz etkilerden silkinerek yanlışlarımızı, zaaflarımızı, eksiklerimizi ciddiyetle ele alarak, yeni yıla hesaplaşma temelinde adım atarak girmek istiyoruz. Bayramlarda, doğum günlerinde, evlilik yıldönümlerinde de böyle yapmalıyız. Çünkü biz, ancak hatalarımızı doğru saptayabilirsek, hatalarımızdan kurtulma doğrultusunda cesaretli davranabilirsek, hedefimizi bir proleter devrimcisine yaraşır biçimde tayin edebilirsek halkımıza yararlı olabileceğimize inanıyoruz. Geçmişle hesaplaşmadan yeni yılın yolunu tutamayız.
Sevgili arkadaşlarım, neden buradayız, hiç düşündünüz mü?
Gerek siyasi, gerekse toplumsal suçlardan olsun, burada bulunmamızın temel ve tayin edici nedeni, sömürüye, insanın insana kulluğuna dayanan, varlığını emekçi kitleler ve geniş halk yığınları üzerinde baskı kurarak koruyabilen köhnemiş, yarı sömürge, geri kapitalist düzenin bizzat kendisidir. Bu düzende suç işlememizin toplumsal, ekonomik, siyasal, psikolojik bütün koşulları vardır. Bizi yargılayanların, hiçbir zaman gerçek suçluları, yani suçun esas kaynaklarını yargılamayı düşünmediklerini biliyoruz; düşünemezlerdi de. Çünkü onlar —birkaç istisnanın dışında— genellikle düzeni korumakla —dolayısıyla kendi varlıklarını korumakla— görevlidirler. Onlar, tavuk çalanı aşağılayarak “hırsız” diye suçlarken, bir kalem oyunu ile milyonları yutanı “beyefendi” diye selamlarlar. Onlar, başlık parası veremediği için kız kaçıran adamı “namus düşmanı” diye damgalarken, lüks randevu evlerinde parayla “namus” satanları “saygıdeğer” olarak nitelerler. Onlar, bir öfke anında istemeden adam öldürmüş insanları “katil” diye lanetlerken, cinayet şebekelerini yönetenlerin, kitle katliamları düzenleyenlerin önünde esas duruşa geçerler. Ama bizler, en ağır cezaların altında, en doğal insani haklarımızdan yoksun olan bizler, bizi biçimleyen, suça iten, suçlu olmaya zorunlu kılan düzeni, emekçi kitlelerle birlikte yargılayacağız ve mutlaka layık olduğu cezaya, idama mahkûm edeceğiz.
Bu yetkiyi kim verecek bize?
Bu yetkiyi, halk, kendi bilincinin ve kollarının gücüyle, örgütlü ve disiplinli mücadelesiyle, proletaryanın ve onun devrimci partisinin önderliğinde kazanacaktır. Bizler de, halkın birer parçası olarak, bu yetkinin kazanılması ve icrasında inançla yer alacağız. Bu, beş günlük, on günlük bir mücadele sorunu değil, hayatın bütün ceplelerinde verilmesi gereken uzun bir mücadele sorunu, yani kesintisiz devrim sorunudur. Cezaevleri de bu cepheden biridir ve bizler de bu cehpelerde savaşı ihmal etmemek zorunda olan erleriz.
Sorunun esası şudur:
Ya devrim yolunu seçeceğiz… ya da, bu düzenin baskılarına, haksızlıklarına boyun eğerek, şu ya da bu biçimde teslim olarak yaşamayı seçeceğiz. Bu çeşit bir seçiş, yok olmanın bir biçimidir.
Devrim yolunu seçenler ise zor, fakat şerefli yolu seçenlerdir. Devrim yolunu seçenler, hayatın her alanında ve yaşamın her anında devrim düşmanı olan sınıf güçlerine ve onların ideolojik, kültürel, siyasal ve toplumsal etkilerine, alışkanlıklarına karşı, günün koşullarınca belirlenecek olan mücadele araçlarını kullanarak savaşmak zorundadırlar. Savaşmadığımız bir an, savaşı yavaştan aldığımız bir an, bizi ezenlere teslim oluruz, onların işlerini kolaylaştırmış, onlara yardım etmiş oluruz. Mücadelede tarafsızlık olmaz. Biz tarafız ve devrimin emrettiği sorumluluk ve görevleri harfiyyen yerine getirmekle yükümlüyüz. İçinde bulunduğumuz koşulların esnemeye, gevşemeye tahammülü yoktur.
Arkadaşlar,
Devrim bir ölüm kalım savaşıdır. Şu sözlerimi anımsayınız!.. “Biz, yaşayanın varlık nedeni, gelişenin gelişme nedeni, yok olmanın ve ölümün kaçınılmaz nedeni olmalıyız. Bu temel ilke, bize, günlük yaşayışımız sürecinde, her olaya, duruma ve ilişkiye, bilinçli olarak bakmayı, seçmeyi, müdahaleyi, uymayı ya da uymamayı emreder.”
Burada, insan unsurunu ve insan iradesini toplumun objektif koşullarından kopuk ele aldığım sanılmasın. Biz, neyin varlık ve gelişme nedeni, neyin yokolmasının ve ölmesinin kaçınılmaz nedeni olacağız?
Açıktır ki, bu sorunun cevabı, devrimin dostlarını ve düşmanlarını saptayarak verilebilir… gelişen sınıf güçlerini kavrayarak verilebilir.
Yeni yıla girerken dostlarımızı ve düşmanlarımızı yeniden anımsayalım.
Biz, feodal kalıntıları ve bir sömürgeyi bağrında taşıyan, emperyalizme bağımlı kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğu, yarı sömürge bir ülkenin çocuklarıyız. Ülkemiz çok uluslu bir ülkedir. Önümüzdeki devrim, yarı sosyalist karakterli, anti emperyalist halk devrimidir. İşçiler, köylüler, şehir küçük burjuvazisi, orta burjuvazinin emperyalizme karşı duracak kesimleri, ezilen Kürt ulusu ve diğer azınlık milliyet ve halklar, bağımsızlıktan yana olan herkes devrimin güçleridir. İşçi sınıfı, ideolojik, politik ve örgütsel alanlarda devrimin önder gücüdür. İşçi-köylü ittifakı devrimin temel gücüdür. Demokratik devrimi, sosyalist devrime ulaştıracak olan da bu ittifaktır.
Görevimiz, emperyalizmi, sosyal emperyalizmi ve onların faşist, revizyonist, gerici işbirlikçilerini yenilgiye uğratmak, feodalizmden kaynaklanan her türlü gericiliğe ve halkın gelişen mücadelesini çarpıtan reformizme, özellikle de “Üç Dünya Teorisi”ni savunan sağ oportünist reformist çizgiye hayat hakkı tanımamak, “sol” oportünist siyasetleri mahkûm etmek ve sınıfsız toplumun koşullarını yaratacak sosyalist devrimin yolunu açacak olan demokratik halk diktatörlüğünü kurmaktır.
Ülkemizde devrimin düşmanları bunlardır. Düşmanlarımızı belirledikten sonra, bunlar arasında kimleri birinci plana alacağımızı da doğru saptamak zorundayız.
ABD emperyalizmi ve Rus sosyal emperyalizmi, bu iki süper devlet, gerek bizim, gerekse bütün dünya halklarının baş düşmanlarıdır. Baş düşmanlarla bilinçli ilişkiler içinde olan, varlıklarını onların varlığına bağlayan faşistler ve sosyal faşistler de baş düşmanlarımızla birlikte ele alınmalıdırlar. Ve esas olarak, hedefimiz bu iki süper devlet olmakla birlikte, diğer emperyalistler ve gerici güçler mücadelenin dışında tutulamazlar.
İki baş düşmandan, ülkemiz için asıl darbe, ABD emperyalizmine ve onların çıkarlarını saldırgan bir bağlılıkla savunan faşistlere vurulmalıdır.
Faşizme ve ABD emperyalizmine karşı mücadele ancak ve ancak, Rus sosyal emperyalizmine ve revizyonizme karşı tutarlı bir mücadele temelinde başarı kazanabilir. Bu anlamda, revizyonizme ve sosyal emperyalizme karşı mücadele, temel olmak zorundadır.
Bu ne demektir?
Bu demektir ki, devrimin düşmanlarına karşı mücadelede: Bireyler, gruplar, partiler, kendi içlerindeki sınıf mücadelesini temel alarak, revizyonist, reformist, oportünist etkilerden, her türlü burjuva alışkanlık ve eğilimlerden, feodal davranış biçimlerinden, şovenizmin etkilerinden, liberalizmin etkilerinden kurtulmak için, bilimsel sosyalizmin öncülüğünde savaşmalıdırlar.
Kirli bir sabun, el yıkanırken temizlenir arkadaşlar. Bizler de olumsuzluklarımızdan, ancak iş görerek, yani devrimci mücadele içinde yer alarak temizlenebiliriz. Kirli bir sabunu suyun altına tutun, temizlenmediğini göreceksiniz. Pisliklerle kaynaşmış sabun, ancak elimizi yıkarken temizlenir. Başlangıçta elimiz de pislenir, fakat sonunda hem sabun hem de elimiz temizlenir. Bizler de, sadece teorik çalışma yaparak, okuyarak arınamayız. Böyle bir tutum Troçkist kadro eğitim anlayışıdır. Su ile el yıkama hareketi birleşecektir. Yani teori ile pratik birleştirilmelidir. Teorinin kavranıp kavranmadığı pratikte belli olur. Teorinin kitleleri eğitip eğitmediği de kitle hareketlerinin niteliğinden belli olur.
Bu konuda, eleştiri-özeleştiri temel silahımızdır. Ancak özeleştiri temelinde, özeleştirimize uygun davranışlarımız temelinde eleştiriye hakkımız vardır.
Silkinelim… üzerimizdeki pislikleri atalım… yarına gelişerek, arınarak hazırlanalım. Günlük görevlerimizi küçümsemeyelim … en küçük günlük görev bile, devrimin hazırlığında rol oynar. Örneğin, bulaşık yıkamakla, yorganımızı yüzlemekle, bir arkadaşımıza küçük bir yardım yapmakla devrim arasında canlı bağlar vardır. Teorik sözler etmek, düzgün konuşmak, siyasi görüşler konusunda belli bir oranda bilgi sahibi olmak yeterli değildir. Nöbetimizi de iyi tutmalıyız. Hücremizi temiz tutmalıyız, kitaplarımızı korumalıyız, yerlere tükürmemeliyiz, çay bardaklarını gelişi güzel ortalığa bırakmamalıyız, arkadaşlarla iyi geçinmeliyiz, TV’ye karşı uyanık olmalıyız. Hem “Çarli’nin Sürtükleri”ne hayran olmak, hem de “emperyalizme karşıyız abi” demek birbirleriyle çelişir… Hem Ajda Pekkan’a, Emel Sayın’a ağzının suyunu akıtacaksın, sonra kalkıp “biz burjuva ideolojisine karşıyız abi” diyeceksin. Kim insanır size? Bu sözler benim bir kulağımdan girer, öbür kulağımdan çıkar… kendimizi aldatmayalım.
Önemli noktalardan biri de, arkadaşlarımızla, eski arkadaşlarımızla ilişkilerimizi devrimcileştirmeliyiz. Mektup yazabileceğimiz her yere mektup yazmalı ve onları bilinç düzeylerine göre eğitmeye, uyarmaya çalışmalıyız. Kendi deneylerimizi onlara ulaştırmalıyız. Mahkûmlar içinde örnek insanlar olmalıyız. Çelişmelerimizi devrimcilere yaraşır biçimde çözmeliyiz.
Arkadaşlar,
İyice araştırırsanız göreceksiniz ki, kişisel sürtüşmelerin özünde yatan şey, bireysel yer kapma hırsıdır. Dışarda ve içerde, her türlü grupçu eğilimlere karşı, birliği ve partiyi savunmalıyız. Partiyle bizim ilişkimiz ne olabilir demeyin; şu gün, devrim için mücadele, parti için mücadele demektir.
Arkadaşlar,
Gruplar da kendi içlerinde sınıf mücadelesini temel almalı, proleter devrimci harekete ters düştüğü andan itibaren grup duvarlarını parçalamalıdırlar. Grup çıkarlarını devrimin çıkarlarından üstün tutmak, devrimci bir tavır olamaz. Grupların harcı olan kariyerizm, imtiyaz hastalığı, şoven duygular yenilgiye uğratılmalı, birliğin, kaynaşmanın, partinin yolunu açacak ideolojik, teorik ve pratik çalışmalara önem verilmelidir. Gruplar, grupçu eğilimlere karşı savaşırken, her şeyden önce, kendi içlerindeki grupçu eğilimlere karşı da savaşmalıdırlar ki başka grupları eleştiriye hakları olsun. Bireyler de kendi bireyci yanlarını eleştirmelidirler ki başkalarının bireyci yanlarını eleştirebilsinler.
Bir bütün olarak devrimci hareket, ancak partinin inşa edilmesiyle önderliğe kavuşabilir. Her türden oportünizme, revizyonizme, reformizme ve çeşitli zaaflara karşı mücadele temelinde parti inşa edilebilir. İnşa sürecinde, geçmişin mücadelesi ve olumlu mirasına sahip çıkılmalıdır. Parti de, kendi iç mücadelesini tutarlı verdiği ölçüde arınabilir ve kitlelerle bağlar kurabilir, kitlelere önderlik edebilir.
İç mücadele, görüleceği gibi temeldir ve zincirleme birbirine bağlıdır. Çelişmeler yasası, iç çelişmelerin tayin edici olduğunu öğretir. Kendi içinde siyasi ve ideolojik yakınlığı olan unsurlar, gruplar, pratik eylem temelinde, birbirlerini sınayarak, mücadele içinde birleşecek ve partiyi yaratacaklardır. Bizim amacımız da budur: Partinin yaratılmasına çalışmak, katkıda bulunmak, kolaylaştırmak ve onun çalışkan bir unsuru olmak.
Arkadaşlar,
Devrim isteyenler partiyi istemelidirler, bu uğurda çabalarını birleştirmelidirler. Bunun için de, şu günün koşullarında, atacağımız her adımı bu doğrultuda değerlendirmeliyiz.
Arkadaşlar,
Bu genel doğrular ışığında kendimize dönelim. Bugün, kendi aramızda temel alacağımız hedefler nelerdir? Lümpen eğilim, alışkanlık, değer yargıları, tutum ve davranış biçimleri, çalışmamız ve gelişmemiz önündeki en büyük engellerden biridir. Bu engeli köklü bir biçimde aşamadan devrimci saflarda, devrimci adına layık adımlar atamayız.
İkincisi, kişisel sürtüşmelerin özünde yatan yer kapma duygularının, birliğimize verdiği zararlardır. Bu tutum, temizlik sorumlusu, mutfak sorumlusu, sessizlik sorumlusu vb. çeşitli görevdeki arkadaşlara, çeşitli biçimlerde tepki gösterileriyle açığa çıkmaktadır. Bu davranışlar disiplini bozuyor. Olumsuz birikimlerin çoğalmasına yol açıyor.
Üçüncüsü, liberalizmin, az ya da çok bütün arkadaşlarda kendini göstermesidir. Mao’nun liberalizmle ilgili makalesini yeniden ve yeniden okumalıyız.
Dördüncüsü, acelecilik, sekter tutum ve tahakküm biçiminde kendini gösteren “sol” hastalıklardır.
Beşincisi, bazı arkadaşlarda gördüğümüz kıskançlık duygularıdır. Bu duygular, burjuva rekabetçiliğinden kaynaklanan, proleter duygulara ters düşen duygulardır. Bazı arkadaşlar, bazı arkadaşların çalışmalarını ve gelişmelerini, mevkilerini hazmedemezken, bazı mevki sahibi arkadaşlar da, gelişen arkadaşlara gizli tepkiler göstermektedirler. Onlara tepeden bakıyorlar. Tepeden bakan bir insan devrimci olamaz, bunu kafanıza iyice sokun. Bazı arkadaşlar da, eğitim çalışmalarına önceden başlamış olmayı, bazı konuları biliyor olmalarını üstünlük aracı biçiminde değerlendirmektedirler. Bu yanlıştır. Yeni başlayan bir arkadaş, eski bir arkadaşı geçebilir.
Altıncısı, bazı arkadaşlarda gördüğümüz gönülsüzlük belirtisidir. Gönülsüzlük, özünde devrim istememektir. Hem devrim istemek, hem de gönülsüz davranmak birbirleriyle çelişir.
Arkadaşlar,
Yeni yıla, hatalarımızı kavramaya çalışarak gireceğiz. Arkadaşlarımızın özeleştirilerini can kulağıyla dinleyelim ve eleştirilerimizi en yararlı olacak biçimde sunalım.
Yeni yılda, spor çalışmalarını, eğitim çalışmalarını üst düzeylere çıkartacağız ve birliğimizin siyasi ve ideolojik temellerini derinleştireceğiz.
Sizlere güveniyorum.
Yaşasın Komün!..
Yaşasın Devrim!..
Yılmaz Güney
31 Aralık 1977’de Kaseri cezaevinde, “Yılbaşı Gecesi”nde Komün arkadaşları önünde yapılan bu konuşma daha sonra Güney Dergisi’nde yayınlandı.
İnsan nedir ki ?
0“Hayat denilen bitmek bilmez karmaşanın ortasında…
Kürek kemiği, göğüs kafesi, omurga, kafatası, tırnak, bir ağız dolusu diş;
Romatizma, bel ağrısı, kemik erimesi.
Bol et. Bol kemik.
Bol damar.
Kilolarca bağırsak.
İri göğüsler. Sarkık ciğerler.
Ülser, halsizlik, ameliyat, kahkaha, tokat, küfür, tümör, meme, aşk, gözlük, kepek.
İş bulur, borç alır, altına kaçırır, yalan söyler, sivilcesini patlatır, kaşınır, öğünür.
Fotoğraf çektirir, kırlara koşar, kusar, öper, güler.
Ot yer, hayvan yer, kaşınır, uyur.
Üzülür, düşünür, korkar.
İnsan nedir ki?”
Reha Erdem - Korkuyorum Anne
Tolstoy’un Elmaları – Dücane Cündioğlu
0Dücane Cündioğlu’nun 12.09.2010 tarihli Tolstoy’un Elmaları başlıklı yazısından:
-”Elma olgunlaşınca düşer.
Peki ama niçin?
Bir güç onu toprağa doğru çektiği için mi? Sapı kuruduğu için mi? Güneşte kurumaya başladığı için mi? Ağırlaştığı için mi? Rüzgar estiği için mi? Yoksa aşağıda duran bir çocuk o elmayı yemek istediği için mi?”
Tolstoy sorar bütün bu soruları. Savaş ve Barış’ta. Israrla.
Oysa soruların hepsi anlamsızdır. Anlamsız, yani saçma.
Sanatçı duyarlılığı mı acaba? Eh, birazcık
Ne yazık ki sanatçılar sezginin kendilerine sunduklarıyla yetinmedikleri takdirde kendilerini böylesi durumlara düşürürler. Zevkedeceklerine fikrettiklerinde. Haddi aştıklarında. Anlamakla, anlatmakla yetinmeyip bir de açıklamaya kalkıştıklarında.
Sanatçının yapacağı anladığını anlatmaktan ibarettir, açıklamak değil. Anlamak ve açıklamak düşünürün görevi. Anlamak ve anlatmak ise sanatçının.
Açıklamayla kendini yoran sanatçılara şöyle bir bakın, tasvir ederken ne kadar heybetli, tahlil ederken ne kadar zavallı görünürler.
Kimseyi incitmek niyetinde değilim ama iddiamı görselleştirmek amacıyla farklı alanlardan birer örnek vermek isterim:
Bedri Baykam, Metin Akpınar, Berhan Şimşek, Zülfü Livaneli, Fazıl Say…
Niçin sanatçılar anlatmakla, ifade etmekle yetinmezler de açıklama işine soyunurlar?
Elbette, anlatamadıklarında. Sanatlarının hakkını veremez hâle geldiklerinde.
Hiç istisnası yoktur.
Şiir söylemeyi beceremediğinde nutuk atar şairler. Hicvetmek kolaylarına gelir.
***
“Anlatabiliyorsam, yani sesimle, sözümle, mimiklerimle, fırçamla ifade edebiliyorsam, yapıp ettiğimi açıklayabilirim de!” diye düşünürler. Oysa bilmezler ki başka yollarla ifade edemeyecekleri için kendilerine sezgi denilen o büyük nimet bahşedilmiştir. İyi göremedikleri için iyi duymaktadırlar, iyi yürüyemedikleri, iyi koşamadıkları için iyi uçmaktadırlar. Ya da tersi.
Bazılarının kokusu nefis, bazılarının görünüşü muhteşem, bazılarının tadı, bazılarınınsa sesi…
“Hepsinden de olsun!” diyenler, ellerindekini kaybedenlerdir.
Duygu ve düşüncelerini teorik olarak temellendirmesini Nazım Hikmet’ten istemek büyük haksızlık değil midir?
Necip Fazıl denemişti nitekim. Peki sonuç?
Kısa vâdede değil ama, uzun vâdede.
***
Elma düşer.
Niçin?
Cevabı cümlenin kendisinde saklı.
Olgunlaşınca.
Gayet tabiidir ki elma olgunlaşınca düşer.
Yani kemâline erince.
Başladığı noktaya geri dönünce.
Zevâl kaçınılmazdır. İbn Sina’nın tabiriyle âfet.
Olgunlaşmanın bir diğer anlamı da çürümedir bu yüzden.
Kemâle varılmışsa zevâl kaçınılmazdır.
***
Malum ego patlaması.
Zevâle razı olmamak.
Yönetmenlik yapmaya kalkışan oyuncular, kaset çıkaran mankenler, roman yazmaya çalışan gazeteciler, siyasete atılan ilâhiyatçılar, sunuculuk yapmaya karar veren işadamları, oyunculuğu deneyen yazarlar, vb. ancak kendi alanlarında olgunlaştıklarına inandıklarında, zirveye çıktıklarını düşündüklerinde, ya da aksi hâlde, yeni alanlarda boy göstermeyi marifet bilirler: Tiyatroda yapacağımı yaptım biraz da şarkı söyleyeyim. Müzikte geleceğim yere geldim, biraz da vatanı kurtarayım. Yeter bunca kurduğum fabrika, biraz da film çekeyim. Darbeyse darbe, en a’lasını yaptım, şimdi biraz da resim yapayım.
Burada “zevâl korkusu”nu iki anlamda kullanıyorum.
Birincisi, kişinin kendi alanında yetkinliğe ulaşamaması anlamında, ikincisi, ulaşması anlamında.
İddialı olduğu alanda kemâle varamayacağını anlayanlar, bir oradan, bir buradan deyû eksikliklerini kapatmaya çalışırlar. Veyahut, iddialı oldukları alanda iddialarının sonuna geldiklerinde…
Her iki hâlde de elma düşer. Kaçınılmaz olarak. Çünkü biri olgunlaşamadan çürümüştür, diğeri olgunlaşınca…
Hiçbir müdahale çürümeyi sonsuza değin saklayamaz.
* * *
Seçtiğin yerde dur ey talib, hiç değilse, seçildiğin yerde.
Zevâlden korkma, yaşlanmayı bil, güzelce yaşlan, severek…
Sonbahar da güzeldir. Hele eylül.
Hazan ve hüzün ayı.
Yaprak gibi ol.
Seni alıp kavramasına izin ver rüzgârın.
İnsan ayrıldıkça olgunlaşır çünkü.
VE olgunlaşınca düşer.
Yaşamdan.
Böylece ölümün zevkine varır.
Zevâlin.
Kafka’nın Oku Dediği…
0
Bütünüyle bizi ısıran, bizi zehirleyen kitapları okumalıyız.
Okuduğumuz kitap, kafamıza balyoz indirilmiş gibi bizi uyandırmıyorsa neden zahmete girelim?
Mutlu kılsın diye mi?
Hiç kitap olmasaydı da o denli mutlu olurduk;
Kendimizi azıcık sıkarsak, bizi mutlu edecek kitapları biz de yazabiliriz.
Bize gerekli olan, en acı verecek talihsizlik gibi bize vuran kitaplar.
Kendimizden çok sevdiğimiz birinin ölümü gibi vuran, insanlardan uzaklara, ormanlara, sürgün edilmiş duygusu veren, intihar gibi kitaplar.
Kitap içimizdeki donmuş denize inen balta olmalı.
Franz Kafka
( Kaynak: Okumanın Tarihi / Alberto Manguel; Yapı Kredi Yayınları )


