mehmet nur olcay
(orum, azı)
Bu kullanıcı hakkında profil bilgisi eklenmemiş
Ana sayfa: http://miskinkedi.net
Jabber/GTalk: mnurolcay@gmail.com
mehmet nur olcay tarafınfan eklenenler
Cumhuriyet, Kürtler ve Şiddet
0
Türk resmi ideolojisinin milliyetçilik ilkesi, rejimin konformist ve entegralist hassasiyetlerinin de tesiriyle, herkesin ‘eşit’ olduğunu vurgulamak yerine, herkesin ‘Türk’ olduğunu ön plana çıkardı. Ancak belirtmek gerekir ki, bu yaklaşım çerçevesinde, Türk olma konusuna ırki bir önkoşul konmuyor ve kendini Türk olarak tanımlayan herkes (bir tehdit olarak algılanan gayrimüslim nüfus haricinde) herhangi bir ayrımcılığa maruz bırakılmadan Türk kabul ediliyordu.
Bu uygulamayı, farklı1 yapısı nedeniyle diğer ırkçı uygulamalardan ayırt edebilmek için, ‘Türklükte eşitlik’ (ya da ‘Türklükte eşitlenme’) olarak nitelendirmek de mümkün. Ancak farklı bir ırka mensup olduğunu düşünen bir insanın, Türklerle herhangi bir alıp veremediği olmasa bile, sırf ‘devlet öyle istedi’ diye durup dururken kendisini Türk olarak tanımlamaya başlamayacağı açık.
Bu nedenle de, Türklere muhalif olmamakla birlikte kendilerini Türk olarak tanımlamayan ve yüzyıllardır adem-i merkeziyetçi Osmanlı Devleti sınırları içerisinde kendi özerk idarelerinde yaşamış bulunan kimi gruplar, (doğal olarak) milliyetçi/merkeziyetçi uygulamaları benimsemediler.
Kürt Milliyetçiliğinin Doğuşu
Halifeliğin kaldırılmasına bir tepki olarak başgösteren, bir başka deyişle, etnik değil, dini bir yapıya sahip olan Şeyh Said İsyanı ile birlikte Ankara’nın Kürtlere bakışının değiştiği, karşılıklı yapılan hatalarla birlikte sorunun giderek büyüdüğü söylenebilir.
Doğudaki pek çok şeyh, aşiret ve boy, Şeyh Said İsyanı’na katılmamış, dahası, telgraflar çekerek Ankara’ya bağlılıklarını bildirmişlerdi. Ancak isyan bastırıldıktan sonra sadece isyan edenler değil, Atatürk’e bağlılıklarını bildirenler de cezalandırılınca tepki büyümüştü.2
Şeyh Said İsyanı’nın başlamasının ardından yürürlüğe konan Takrir-i Sükun Kanunu ile birlikte, bir tür sıkıyönetime geçildi. ‘Bu dönemde, Kürtçe ve Kürt kültürüne dayalı her türlü simge ve ifade yasaklandı. Ve Kürtleri “aslında Türk” olduklarına ikna etmeye yönelik uzun bir siyasetin startı verildi.’3 Pek çok Kürt zorla göç ettirildi. Ancak göçe zorlananların bir kısmı dağa çıktı, bir kısmı ise Suriye, Irak ve İran’a göçerek oradaki Türkiye karşıtı örgütlere katıldı.4 Şeyh Said İsyanı esnasında son derece zayıf olan Kürt milliyetçiliği, bütün bu yaşananlar sonucunda, sürekli kaşınmış olması nedeniyle (doğal olarak) giderek güçlendi.
Araştırmacı Mustafa Akyol, ‘Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek‘ adlı kitabında, Kürt aydın Canip Yıldırım’ın, Tek Parti Dönemi’nde, ‘Vatandaş Türkçe Konuş!’ kampanyası çerçevesinde gerçekleştirilen uygulamalar konusundaki sözlerini alıntılıyor. Akyol’un, PKK’yı eleştirmekten çekinmeyen ve ‘Türk ve Kürt halkları asla birbirinden ayrılmaz’ diyebilen bir aydın olduğunu belirttiği Canip Yıldırım, o yılları şöyle anlatıyor:
Hatta öyle ki, yaşlı köylülere bile Türkçe öğretmeye kalkıyorlar. Türkçe konuşamayanlara para cezası verildiği yıllar. Bu işi belediyenin zabıta memurları yapıyorlardı, öyle bir hız verdiler ki bu işe, artık köylü şehre gelmemeye başladı, üretim durdu. Diyarbakır’ın kenarında yakın köyler var, Şılbe, Şeyh Kend, Ali Pınar, Zoğe, fakir köyler. Bunlar maişetlerini sağlamak için yoğurdu ayran yapar, kaymağını, tereyağını ayırırlar, kışa saklarlar, bu ayranı getirirlerdi eşek sırtında, sokaklarda bağırırlardı, ‘Hayde dev hayde dev’ (hadi ayrana gel, hadi ayrana gel) diye. Tabii Diyarbakır’da kışın yorgansız, yazın ayransız olmazdı. Herkes bu ayrancılardan bir kuşhana (tencere), bir kuşhana daha ayran alırdı…
Belediyenin zabıtaları bunları alır götürürlerdi, haydi bakalım para cezası. Onun için kimse gelmemeye başladı. Köylü satmak için değil, ancak kendisinin [tüketebileceği] kadar ürün üretmeye başladı.5
Kürt İsyanları ve Ankara’nın Tepkisi
Şeyh Said İsyanı sonrasında yaşananların ardından Kürt isyanları birbirini izledi. Atatürk’ün ölümüne dek Kürt ayaklanmasının yaşanmadığı tek bir yıl bile olmadı.6 Dahası, bu isyanlar, çok geniş halk kitlelerinin katılımıyla, çok geniş bir alana yayılarak büyüyordu. Bitlis, Van, Ağrı ve Botan bölgelerine yayılan isyan, ’45000 kişilik bir ordu gücü kullanılarak bastırılabildi. 12 Temmuz’da, 15000 askerin, ağır topların ve savaş uçaklarının katıldığı bir meydan savaşı yaşandı.’7
16 Temmuz 1930 tarihli Cumhuriyet gazetesi, ‘Ağrı Dağı Harekatı bu hafta başlıyor‘ başlığıyla duyurduğu gelişmeleri şöyle aktarıyor:
Ağrı Dağı tepelerinde kovuklara iltica eden 1500 kadar şaki kalmıştır. Tayyarelerimiz şakiler üzerine çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türk’ün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Eşkiyaya iltica eden köyler tamamen yakılmaktadır. Zilan harekatında imha edilenlerin sayısı 15.000 kadardır. Zilan Deresi, ağzına kadar ceset dolmuştur… Bu hafta içinde Ağrı Dağı tenkil harekatına başlanacaktır. Kumandan Salih Paşa, bizzat Ağrı Dağı’nda tarama harekatına başlayacaktır. Bundan kurtulma imkanı tasavvur edilemez.
Cumhuriyet’le başlangıçta problemi bulunmayan Kürtlerin Şeyh Said İsyanı’ndan sonra genellenmeleri ve kendilerine sürekli yasaklarla, sürgünlerle ve şiddetle muamele edilmesi,milliyetçilik ilkesinin konformist yapısı kadar, rejimin militarist ruhu ile de ilgiliydi. Mustafa Akyol’un, o dönemde yayınlanmakta olan (Mustafa Kemal’in kontrolündeki) Hakimiyet-i Milliyegazetesinden yaptığı bir alıntı, söz konusu militarist zihniyetin bir yansımasını çok net bir şekilde ortaya koyuyor:
İnkılabımızı yaşatmak, istiklalimizi muhafaza, haricin tecavüzlerini karşılamak ve kuvvetlendirmek mecburiyetindeyiz. Unutmamalıyız ki siyasette merhamet yoktur. Kuvvet ve menfaat vardır. Ve nihayet, kuvvetin celbedeceği hürmet ve muhabbet vardır.8 (vurgu eklendi)
Siyasette merhametin olmaması bir yana, vatandaşın devlet yönetimine hürmet ve sevgisinin kaba kuvvetle temin edileceğini ifade eden bu cümleler, o dönemde nasıl bir siyasi ortamın hakim olduğu konusunda fikir verici mahiyette.
Kendi doğru bildiği tektipleşmeyi gerçekleştirme adına halkın üstüne bombalar yağdırmakta, köyleri yakmakta bir mahzur görmeyen militarist zihniyetin acımasızlığının vardığı noktalara, 1937 Dersim İsyanı’na devletin verdiği tepkiler örnek olabilir.
Dersim Katliamı
Adı 1935 yılında ‘Tunceli’ olarak değiştirilen Dersim, Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinden bu yana özerk bir yönetime sahipti. Ancak değişimin hızlandığı ve merkeziyetçiliğin arttığı Tanzimat Devri’nden itibaren bu yapı her değiştirilmek istendiğinde, Dersim halkı buna direnç gösterdi.
Cumhuriyet döneminde de özerk yapısını sürdürmek isteyen Dersim halkı, askerlik hizmetine katılmaya ve vergi vermeye de karşı çıktı. 1930′larda devletin Dersim’deki (şehri yönetmek üzere askeri vali atama gibi) uygulamalarına karşı bir dizi isyan yaşandı.
21 Mart 1937 tarihinde Seyyid Rıza önderliğinde başlayan büyük isyan ise, 1938 yılının Ekim ayına kadar bastırılamadı.
Cumhuriyet gazetesi, gelişmeleri, 25 Haziran 1937 tarihli nüshasında, ‘Tayyarelerimiz, şakilerin son sığınaklarını da bombaladı‘, 27 Haziran 1937 tarihli nüshasında ise, ‘Tayyare filolarımız kaçmak isteyen şakileri şiddetle bombalıyor.‘ şeklinde duyurdu.
Operasyonlarda toplam 50000 asker ve 40 savaş uçağı kullanıldı.9 Yoğun bombardıman ve şiddetli kara saldırılarıyla onbinlerce Kürt öldürüldü. Dünya’nın ilk kadın savaş uçağı pilotu olan Sabiha Gökçen de, (Atatürk’ün özel izniyle) Dersim’i ilk bombalayan pilotlar arasındaydı. (1,2)
Dersimlilerin o dönemde yaşananları bugün ‘soykırım’ olaraknitelendiriyor olmaları pek makul değilse de, onları böyle düşünmeye iten nedenler de yok değil.
Dersim’de yaşananların canlı şahitlerinden Albay Hulusi Yahyagil, yaşadıklarını anlatırken şunları söylüyor: ’1938′de bizi Dersim isyanını önlemeye ve bastırmaya memur etmişlerdi. Bize verilen emir ise tek kelime idi: ‘İmha!’ ‘Canlı bir şey bırakmayınız; genç-ihtiyar, çocuk-kadın ve saire.”10
Necip Fazıl Kısakürek’in, bir kitabının ‘Doğu Faciası’ adlı bölümünde yer alan şu cümleler de aynı doğrultuda:
Mazgirt Tersemek nahiyesinin halkı doğranmakta… Merhamet sahiplerinden biri, birle on yaşı arasında 20 kadar çocuğu alıp bir derenin içine saklamıştır. Vaziyet birden haber alınıyor.
Çocukların öldürülmeleri emri veriliyor. Fakat bu emri yerine getirebilecek kimse zuhur edemiyor. En katı yürekliler bile, böyle müdafaasız masumlara silah kullanamayacaklarını söylemeye mecbur kalıyorlar. Tecrübe birkaç akamete uğruyor ve hayli sıkıntı mevzuu oluyor. Nihayet, en kara yüzlü çingeneden daha karanlık suratlı bir adam bulunuyor ve dere içinde titreşe titreşe bekleyen 20 masumun işi bitiriliyor.
Murat suyunun kandan kıpkızıl aktığını görenler olmuştur.11
Aynı kitapta başka korkunç örnekler de var:
Elazığ Ortaokulu’nda okuyan iki çocuk… Tatili geçirmek üzere memleketleri olan Hozat’a geliyorlar ve facianın tam üstüne düşüyorlar. Hozat yakınlarındaki köylerine geldikleri zaman babaları Yusuf Cemil’in öldürtülmüş olduğunu öğreniyorlar ve ağlamaya başlıyorlar.
Onlara şu karşılık veriliyor:
“- Sizi de onun yanına götüreceğiz!”
Çocuklar odadan sürükletilerek çıkartılıyor ve jandarma muhafazasında gittikleri yolda süngületiliyorlar. Böylece babalarının yanına gönderilmişlerdir.
Her evi ayrı ayrı tutuşturulduktan sonra dört bir etrafı ayrıca çalı çırpı içine alınıp alev alev yakılan bir köyden, deli gibi bir adam çıkıp, çalı yığınları gerisinde manzarayı seyredenlere doğru ilerliyor ve haykırıyor:
“Durun, ben köy ahalisinden değilim! Muallimim! Müsaade edin, kendimi size isbat edeyim!”12
Köy öğretmeninin bu sözleri, öğretmenleri ‘rejimin köydeki sözcüsü’ olarak gören tek parti zihniyetiyle de uyum içerisindedir.13
Nefretin Nefret Doğurması
Militaristlerin zannettiğinin aksine, dünyanın her yerinde edinilen her tecrübe, şiddetin hürmet ve sevgi değil, nefret doğurduğunu, nefretin de yeni nefretlere gebe olduğunu ortaya koyuyor.
Zira militarist zihniyetin öfke ve nefreti de, Dersim İsyanı’nda onbinlerce insanın öldürülmesiyle dahi sona ermedi. Mustafa Akyol, Kürt milliyetçisi Naci Kutlay’ın, ‘Kürtler’ adlı kitabında, Dersim İsyanı’nın ardından bölgedeki Kürt çocuklarına Türkçe öğretmek üzere kurulan okullardan bahsederken, Kürt öğrencilerin bu okullarda bile insanca muamele görmediklerini söylediğini aktarıyor. Kutlay, bu okullarda görev yapan İstanbullu öğretmen Sıdıka Avar’ın şu anısını naklediyor:
Nöbetçiyim bir gün. Kalkma zilinin çalmasına daha yarım saat var. Aşağı katı bir dolaşmaya gittim. Şaşırdım doğrusu:
Büyük kızlar kalkmışlar, bir kısmı odun taşıyor, bir kısmı sobaları yakıyor, bir kısmı da mütalaa yapılan odunları temizliyor; erkek ve kadın hademeler de başlarında durmuş emir veriyorlar, fakat bu işler çok sessiz cereyan ediyor.
Bu durum hem şaşırtıcı hem üzücüydü. Kadın hademeye sordum:- Bu işleri hademeler yapmazlar mı?
Sobayı üfleyen çocuk başını kaldırdı, gözleri dumandan yaş içindeydi. Kollarından odun yüküyle gelen iki kızcağız da kapıdan girmişti.
Hademe sinirli sinirli, sertçe söylendi:
- Elbet yapacaklar ya… Bunlar isyan eden Kürtlerin dölleri, dağ ayıları… 14
İstanbullu öğretmen Sıdıka Avar’ın anlattığı diğer olay ise, halka hakim olan bu bakışın, siyasi iktidardan yansıdığını gösterir mahiyette:
Okulumuz üç vilayetin valileri, Milli Eğitim müdürleri ve 4. Umum Müfettişliği tarafından ayrı ayrı teftiş edilirdi. Bakanlık müfettişleri de ayrı.
Bir gün Bingöl Valisi Sayın Şahinbaş gelmişti. Yatılı son sınıfa girdi. Kızlar saygı ve sevgi bakışlarıyla ayağa kalktılar. Vali Bey sordu:
- Kürt kızları mı bunlar?
Çocukların bakışlarındaki sevgi derhal değişti, değiştikçe de hainleşti.
- Tunceli’nin Türk kızları efendim.
Vali Bey devam ediyordu:
- Babalarınızın, dedelerinizin isyan ederek yaptığı hataları gördünüz, canlarıyla ödediler.
Ben sözünü kesmek isteğiyle;- Aman efendim, bu çocukların babası değil, bunlar şerefli…
- Nasıl değil? Hepsi Kürt değil mi? Sizler böyle hareket ederseniz…
Sözünü kesmek için bir iki defa karıştıysam da o devam etti:
- Hükümet çok kuvvetlidir. Hepinizi yok eder!
- Beyefendiciğim, öbür sınıflara lütfen teşrif etmez misiniz? Çayınız da soğuyor… diye kapıyı açtım. Ondan sonra bir iki enstitü sınıfında ve müdür odasında ikramlarda bulundum, çalışmalarımızın hedeflerini anlatmaya uğraştım.
Yatılı üçlere gittim. Hepsi ağlıyordu. Gözyaşları arasında şu soruyu soruyorlardı:
- Neden bizi bu kadar suçlu görüyorlar?
- Neden “Kürt” diye hep hakaret ediyorlar?
- Neden Kürtleri gariplerden aşağı görüyorlar?
- Hani siz “hepimiz Türküz” diyordunuz?
Bu acı dolu soruların sonu gelmiyordu.15 (vurgular eklendi)
Aradan yıllar geçeçek, ancak kafatası avcısı Afet İnan’ın (ve diğerlerinin), ‘kendilerine kürtlük fikri, çerkeslik fikri ve hatta lazlık fikri veya boşnaklık fikri propaganda edilmiş vatandaş ve milletdaşlarımız’16 şeklinde ifadeler yüklü kitapları basılmaya devam edecekti:
Bu eser, Doğu Anadolu’da oturan, Türkçeye benzemeyen bir dil konuştukları için kendilerini Türk’ten ayrı sayan, bilgisizliğimiz yüzünden bizim de öyle sandığımız vatandaşlarımızın su katılmamış Türk olduklarını bir defa daha ispat etmektedir. Hem de inkarına imkan bırakmayan ilmi deliller ile…
Dünya üzerinde “Kürt” diye adlandırılabilecek müstakil hüviyetli bir ırk yoktur… Aslı astarı olmayan propagandalara kanmış, aldanmış, neticede yollarını şaşırmış Doğu Türklerinin kendilerini aydınlığa çıkaracak bu kitabı dikkatle okumaları, can evine çekilip derin derin düşünmeleri lazımdır.17
2 Bu konuda bkz.: Akyol, Mustafa. 2006. Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek: Yanlış Giden Neydi? Bundan Sonra Nereye? İstanbul: Doğan Kitap. 104.
3 Akyol 103.
4 Akyol 105.
5 Akyol 122-123.
6 Oran, Baskın. 1993. Atatürk Milliyetçiliği: Resmi İdeoloji dışında Bir İnceleme İstanbul: Bilgi Yayınevi. 219.
7 Akyol 106.
8 Akyol 104.
9 Akyol 107.
10 Şahiner, Necmettin. Son Şahitler. İstanbul: Nesil. 1041.
11 Kısakürek, Necip Fazıl. [?] 1976. Son Devrin Din Mazlumları. İstanbul: Büyük Doğu Yayınları. 154.
12 Kısakürek.
13 Bu konuda bkz.: Üstel, Füsun. [2004] 2005. “Makbul Vatandaş”ın Peşinde: II. Meşrutiyetten Bugüne Vatandaşlık Eğitimi. İstanbul: İletişim Yayınları. 198-208.
14 Akyol 124.
15 Akyol 124-125.
16 Afetinan, Ayşe. 1969. Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk’ün El Yazıları. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi. 23.
17 Fırat, M. Şerif. [?] 1970. Doğu İlleri ve Varto Tarihi. Ankara: Kardeş Matbaası. 67.
Ah Miyazaki …
0Kalp yerine bir iyilik çiçeği taşıyordun göğüs kafesinde. Ülken tabii afetler ile en şiddetli şekilde imtihan edilen memleketlerden biriydi. Hele de depremle…
Acıyı yakından tanıyordun belki de bu yüzden. Gözyaşını çok iyi biliyordun sanırım. Bilmiyorum ama ihtimal ki bu nedenle bir grup arkadaşın ile kurduğunuz bir sivil toplum kuruluşu olan Association for Aid and Relief, Japan (AAR JAPAN)’da bencileyin çabalıyordunuz.
Kimlerin yardımına koşmamıştınız ki o güne kadar?
Başta kendi ülkende yaşanan acıyla beraber en ön safa koştunuz. Sonra haber geldi Zambia’da aldınız soluğu. 16 tane bisiklet 8 ambulans götürdünüz oralara. Hastalara evlerinde hizmet verdiniz bir süre. Virüs taraması yaptınız, yaşlıları ziyaret ettiniz.
Derken bir haber geldi ve Haiti’ye koştunuz. Deprem yerle bir etmişti. Bir yetimhanedeki yavrucaklara sahip çıktınız.
Afganistan’da zaten 97’den beri vardınız. Afgan halkının acılarını paylaşıyor, kadınlarına, çocuklarına yardım ediyordunuz.
Laos’a Vietnam’a koştunuz aynı heyecanla…
Din, dil, ırk ayrımı yapmıyordunuz. Nerede bir felaket, yokluk, acı ve ızdırap var ise orada alıyordunuz soluğu. Belki yaptıklarınız koca koca devletlerin, büyük şirketlerin yaptıklarının yanında mevzu bahis edilmiyordu bile ama gönüllere giriyordunuz elbette.
Myanmar’a gittiniz, Pakistan’a koştunuz, Tacikistan’da ilk ulaşanlardan oldunuz.
Ve biz, yok ‘ilahi cezaydı’, yok ‘devlet neredeydi’ diye tartışırken geldiniz üç kişilik ekiple Van’a. Günlerce kaldınız. Yetkililer ekranlarda çalım satarken siz Erciş ve köylerinde ev ev gezip ihtiyaçları gidermeye, mütebessim yüzünüzle moral aşılamaya devam ettiniz.
Bayramdan hemen önce ekibinizden biri geri döndü ama siz iki kişi Kurban Bayramı’nın içeriğini öğrenince mutlu oldunuz. Niyetiniz bayramda da sevindirmekti Van halkını. Öyle de yaptınız. Gidip parasını ödeyerek kurban alıp kestirdiniz ve poşet poşet, kapı kapı dağıttınız kurbanlıkları. İçi öfke ve nefretle dolu, bizden bir takım nasipsizler ‘Kurban filan da neyin nesi’ derken siz umut dağıttınız yüzlerce kilometre uzaklardan gelip.
Çadırlarda kalmıştınız uzun süre ve ihtimal ki en yetkili ağızların, “Bugün itibariyle diyebilirim ki; deprem açısında en güvenilir Van ve Erciş’tir.” Demesine güvenip otele yerleştiniz. Belki biraz dinlenmek, yorgunluğu atmaktı niyetiniz, bilemiyoruz.Kaç sakata protez temin ettiniz bilmiyorum.
Kaç kazazedenin altına tekerlekli sandalye taşıdınız dünyanın bir ucundan habersiziz.
Esasen bir şey getirmenize de gerek yoktu. Yüzünüzdeki o tebessüm de yeterdi mağdurlar, mazlumlar ve yoksullar için.
Sonra…
Japonya’da olsa, istifinizi dahi bozmayacağınız, sadece devrilmesinler diye çay bardağınızı tutacağınız şiddette bir depremle, 5.6 ile yıkıldı içinde bulunduğunuz bina.
Önce ekip arkadaşınız Miyuki Konna’yi çıkardılar enkazdan. Sevindik çocuklar gibi. Ağırımıza gitmişti, oralardan yardım için uzanan elleri çürük beton altında ezmek. 13 saat sonra ulaştılar sana, o iyilik çiçeği kalbinin etrafındaki tüm kemikleri ezmişti bizim ihmalkarlığımız, sorumsuzluğumuz, vurdumduymazlığımız.
Van’da soğuk bir otel enkazından çıkardılar 41 yaşındaki ağır yaralı bedenini.Son çırpınışlar da fayda etmedi… Belki ilk kez geldiğin bir yerde, dilini, inancını, kültürünü bilmediğin topraklarda verdin son nefesini.
Ah Atsushi Miyazaki, ‘Dante gibi ortasındayız ömrün’ diyen Cahit Sıtkı kadar bile yaşayamayacaktın ne yazık ki!
Senden bize, utanç kaldı, ayıp kaldı, mahcubiyet kaldı. Bir iyilik çiçeğini soldurmanın lekesini çıkarmaz artık hiçbir şey.
Ah Miyazaki, bağışlar mısın bizi?
M. Nedim Hazar
İslamcılar ve “Kürtlerin Acısını Hissetmek”
0Cemal Uşşak’ın, “Biz dindarlar, Kürtlerin acısını yeterince hissetmedik” açıklaması ile başlayan tartışmalar üzerine, Ali Bulaç 24.10.2011, 27.10.2011 ve 29.10.2011 tarihli üç yazı yazdı. Bulaç’ın, İslamcılar’ın Kürt Sorunu’na duyarsız(!)lığını ve aradaki bağları incelediği yazılarından:
*
…Bugün hangi fikrî, politik ve askerî düzeyde cereyan ediyorsa etsin, Kürt sorunu eğer kalıcı bir zemine oturacaksa, gelip dayanacağı ana meselelerden biri “İslam konusu” olacaktır. Ortadoğu’nun genelinde olduğu gibi Türkiye’de veya Kürtlerin yaşadığı coğrafyada sosyo-politik olayları derinden belirlemekte olan İslam faktörünün payı yeterince anlaşılmadan ve hak ettiği önemde ele alınmadan soruna kalıcı bir çözüm bulunamaz. Bunun somut örneği Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi ve bugün içeride yaşamakta olduğu derin sorunlardır. Kürtler İslam ümmetinin parçasıdır, yaşadıkları coğrafya sadece Ortadoğu’nun değil, İslam âleminin tam kalbidir. Laik Kürt aydınları kendilerini bu dünyadan ayrı üniteler görse bile, bölgenin tarihi, coğrafyası, ana kültürel kodları, içine girdiği yeni inşa mecrası ve öngörülebilir gelecek açısından İslam dünyası onları kendinden ayrı, bağımsız göremez. Dolayısıyla kalıcı çözüm İslamî çerçevede ve Müslümanların tarihsel tecrübesinde aranıp bulunacaktır.
“Kürt mesele-si”yle ilgili ben de epey çalıştım. En çok kendimi bu konuda söz söylemeye ‘hak sahibi’ görüyorum. Çünkü ben “Kürtlerin yaşadığı tarihî coğrafyayı İslam dünyasının asli ve tabii bölgesi; Kürt halkını da İslam ümmetinin asli ve tabii bir parçası” gören biri olarak hiçbir zaman Kürt sorununa bigâne kalmadım. (Konuyla ilgili yazdıklarım ortada: Ortadoğu’dan İslam Dünyasına, İst.-1996, s. 221-275; Kürtler Nereye? Çıra Y., İst.-2010.)
Ancak genel olarak ve kamusal düzeyde Müslümanların Kürt sorunuyla ilgili attıkları ilk önemli adım Mazlum-Der’in Ankara’da 28-29 Kasım 1992′de düzenlediği sempozyumdur. Sempozyuma İslami akımların, grup, tarikat ve cemaatlerin neredeyse tamamının temsilcileri katıldı, bildiriler sundu, müzakerelerde bulundu ve son derece gerçekçi, aklı başında, barışı ve adaleti tesis edici bir ‘çözüm çerçevesi’ çıktı. (Bkz. Kürt Sorunu Forumu, Sor Y. 452 shf. 1993-Ankara.) Buradan iddia ediyorum, ne Kürt milliyetçileri ne “Kürt açılımı”nı başlatıp bir türlü toparlayamayan hükümet -ki 2009′da başlatılan açılıma destek vermemize rağmen hükümet bizlere tek cümlelik fikir sorma lüzumunu hissetmedi-, bizim sunduğumuz “çözüm çerçevesi ve takip edilecek yol haritası”ndan daha gerçekçi, daha doğru ve kalıcı çözüm ortaya koyabilmiş değildirler. (1992′de dile getirdiğimiz çerçeve için bkz. A. Bulaç, Mazlum-Der Kürt formu, s. 25-38)
Mezkûr forumun önemi şuradan ileri gelir: 1978′de kurulup 1984′te silahlı mücadeleye başlayan Kürt hareketi, zaten 1990′ların başında siyasi parti (DEP) kurup kanuni sahneye çıktı, 1992′de Müslümanlar da mezkûr forumu düzenledi. Ardından aynı önemde Nubihar Dergisi İstanbul’da bir Kürt forumu düzenledi ve yaklaşık aynı grup temsilcileri aynı çözüm çerçevesini teklif etti. Daha düzenli bir çerçevede 2008′de Abant Platformu, Kürt sorununu ele aldı ve “Kürt kimliğinin ifadesi, ana dil ve genel af” olmak üzere son derece dikkat çekici çözümler önerdi.
…
**
İslamcıların ve genel olarak Müslüman grupların Kürt sorunu karşısındaki ‘ikircikli tutumları’nın sebebini yedi noktada toplayabiliriz:
1) Cumhuriyet, kurulduğunda “üç öteki seçmiş”, bunları sindirmeyi kendine esas görev saymıştı: “Dindarlar, Kürt milliyetçileri ve gayrimüslimler”.
Dindar çevrelerin çektiği sıkıntı ve acıları saymaya kalkışsak ciltler dolusu kitap yazılır. Kendisi baskı altında insanlar başka acı çekenlere yeterince ilgi ve ihtimam göstermemişse, anlaşılır durum dolayısıyla bu bir “kusur” olabilir, ama “itirafı gerektiren suç” değildir.
2) 1984′te Kürt milliyetçi hareketi silahlı mücadele ile işe başladı. Müslümanların siyasi mücadele geleneklerinde “Huruç ala’s-Sultan” yoktur, bu anarşi ve kargaşaya yol açan “fitne” sayıldığından “Cair/zalim de olsa yöneticiye (Ulu’l-emre) itaat” vardır. Ebu Hanife ve İmam Şafii çizgisi bunu hiç değilse “temkin” yoluna dönüştürerek sivil alanı zorba devletin tasallutundan kurtarmaya, hukuku sivilleştirmeye, devletin alanını sınırlandırmaya çalışmış, uygun zaman olunca kıyamı meşru saymışlardır. “Temkin yöntemi” modern zamanlarda Türkiye’de başarılı sonuç vermiş, bugün Mısır’daki son örnekle küresel vahşi kapitalizme karşı kitlesel-sivil, barışçı protestoların ilham kaynağı olmuştur.
3) PKK, silaha sarıldığında değil dindarları, şiddet yanlısı olmayan diğer bilumum Kürt gruplarını da tasfiye etmiştir. PKK’nın sorunu temellük etmesi dindar-laik her kesimi devre dışı bırakmıştır.
4) PKK, Marxist-Stalinist ve Baasçı-laik bir örgüttür. Müslümanların, arkaplanında materyalizm ve laiklik olan bir siyasi hareketi sahiplenmeleri beklenemezdi.
5) PKK ve laik-sol aydınların domine ettiği Kürt hareketi, -ezilen nitelikte de olsa- son tahlilde bir “milliyetçilik”tir. Dindarların “Türk milliyetçiliği” ile olan sorunlu ilişkileri doğrudur, ama tarihlerinde ilk defa, ezilen bir topluluk (Kürtler) adına ortaya çıkan örgüt ve aydınlar, bir “etnik grup/ırk” üzerinden hak talebinde bulunmakta, hak talep ettikçe “etnik-ırk ve kavim kimlikleri”ni “diğerleri”nden ayrıştırmaktadırlar. Bu, Müslüman alimlerin, fikir adamları ve kanaat önderlerinin henüz iç-zihni muhasebesini, İslam kelamı açısından kritiğini yaptıkları bir ‘konu’ değildir.
6) Geçen yüzyılda İslam dünyası “ümmetten milletlere/uluslara; Daru’l İslam’dan halkı Müslüman ülkelere” bölündü, tarihimizde yabancısı olduğumuz ‘ulus devletle’, teritoryal yurttaşlık ve toprağın sekülerleştirilmesi demek olan ‘vatan’ fikriyle karşılaştık. “Ulus devlet”, toprağa veya kan bağına dayalı “yurttaşlık” ile “vatan fikri”nin İslami hükümler açısından değeri meşru bir zemine oturmadan, milyonlarca mü’min erkeğin ve mü’min kadının gönlünde yaşayan Daru’l İslam’ı Batılı tarzda yeni bir parçalanmaya tabi tutacak bir teşebbüs ve talep kolayca olumlu yankı bulamazdı. Bu, Müslümanların mekân üzerinde yaşama biçimi ve örgütlenme tarzıyla ilgili önemli itikadi bir konudur.
7) Böyle olmakla beraber Kürt sorununa en yakın ilgiyi gösteren Milli Görüş ve Nakşibendi geleneğinden gelen siyasi liderler olmuştur. Rahmetli Turgut Özal, İskenderpaşa Nakşi geleneğinden idi, 1987′de MSP’den İzmir milletvekili adayı oldu. Onu Kürt sorunu konusunda rahat ve atak davranmaya sevk eden husus, “liberal politikaları” değil, İslami hassasiyetleri ve buradan aldığı meşruiyet duygusu idi. Rahmetli Necmettin Erbakan, ilk defa çekinmeden Abdullah Öcalan’la devlet adına görüşmeyi planlayan ve bu yönde adım atan lider oldu. Erbakan hiçbir zaman asimilasyoncu-inkârcı politikaları tasvip etmedi, “Siz ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ derseniz, Kürt de ‘Ne mutlu Kürt’üm diyene’ diyecek” dedi, bunun bedelini de ödedi. Çözüm yönünde en dikkate değer çözümlerin R. Tayyip Erdoğan’ın başında olduğu AK Parti zamanında ortaya çıktığını kimse görmezlikten gelemez. Erdoğan da -ona araya mesafe koymasını isteyenlerin baskısı altında olsa bile- bu adımların meşruiyeti çerçevesini geçmişte beslendiği “İslami gelenek”ten almaktadır. Eğer “yanlış akıllar ve yersiz korkular”ın etkisinde bu geleneğin içinden çözüm aramayı sürdürseydi, bugün çok daha iyi bir noktada olabilirdik.
***
“Kürtlerin acısını hissetmek” konusuyla ilgili söylenebilecek şeylerden biri de şudur: Türkiye’de “İslami hareket” veya “politik, sosyal ve entelektüel İslami/İslamcı akımlar” içinde yer alanların hatırı sayılır bölümü Güneydoğu ve Doğu kökenli Kürt, Arap ve Zaza kimselerdir.
Karadeniz, Orta Anadolu, Rumeli, Kafkas veya diğer bölgelerden olan insanlarla aynı mücadeleyi verirken, kendi etnik kökenlerini öne çıkarmama konusunda özel bir hassasiyet gösterdiler. Bunun anlaşılır sebebi var:
Hangi bölgeden ve etnik kökenden olursa olsun, 19. yüzyılın ikinci yarısından bu yana bu toprakların yegane “Batı-dışı sosyo-politik, ahlaki ve entelektüel hareketi olan İslamcılık”, İslam’ın kelami ve fıkhi çerçevesi içinden hareketle yeni bir toplum, yeni bir Daru’l İslam ve yeni bir dünya düzeninin tahayyülü olarak şekillendi. Kur’an ve Sünnet’te yer alan hükümlerin hayatın -sosyal, politik, iktisadi, idari, hukuki vs.- tanzimi için indirildiğine inanan her mü’min, bittabi ve bizzarure İslamcıdır. Aksi halde Kur’an’ın hükümlerinin bir bölümünü iptal etmiş sayılır.
İslamcı akımlar yeni bir dünya tasavvurudur, Batı-dışı modernleşmedir, modernliğe cevaptır ve fakat bir “beşeri durum” içinde modern dünyada kendine özgü kimlik ve kültür kaynaklarıyla varolma çabasıdır. Böyle olunca bu akımlar içinde yer alanların Türk, Kürt, Arap, Boşnak, Çerkez veya Laz olmalarının bir önemi yoktur.
Kabul etmek lazım ki, büyük Müslüman zihinlerin geçen yüzyılda formüle ettikleri çözümler bugün yeterli değildir. Söz konusu çözümlerde “Türk etnisitesi” baskındır. Mesela “Türkler İslam’la imtizaç etmişlerdir” önermesi, doğru olmakla beraber iki eksiği taşımakla maluldür. İlki bu “Türk etnik kimliğin esas alındığı modern Türk ulus devletine dinî meşruiyet çerçevesi” sağlamıştır. Şöyle çevremize bir bakalım, bu önermeyi ‘eksik’ bulabilecek çok az İslamî/dinî grup var. Diğer yandan sadece Türkler değil, Araplar, Kürtler, Boşnaklar ve Malaylar da İslamiyet’le imtizaç etmişlerdir. Batı akademik çevreleri ve oryantalizmi Türk’ten Müslümanlığı anladığı kadar, Araplardan da Müslümanları anlar, bir Boşnak ateist olsa bile Müslüman telakki edilir.
Said Nursi’nin “Arapça vacip, Türkçe lazım ve Kürtçe caizdir” formülü yeni devlet kurulduğunda esas alınsaydı çözümün bizzatihi kendisi olurdu, daha doğrusu sorun olmazdı. Ama bugün Kürt milliyetçileri nazarında “vacip, lazım ve caiz olan sadece Kürtçe”dir, “niye zamanında Kürtçeye izin verilmedi” sorusu, sorunun kalbidir, ama artık diğer “siyasi özgürlükler” bunu peş peşe takip etmektedir.
Hepimizin bilmesi gereken bir hakikat var: Yeni bir güne uyanıyoruz. Dünyada ve bölgede (Ortadoğu) Kürt meselesi dahil olmak üzere üç önemli boyutta köklü değişimler vuku buluyor. Bunlar zihniyetle ilgili olup modernitenin içine düştüğü derin krize işaret ediyor. Kürt sorunu söz konusu krizin bizdeki tezahürlerinden, ama en yakıcı-yıkıcı olanlarından biri. Kuşkusuz kriz Avrupa’da, Amerika’da, Asya ve Latin Amerika’da da söz konusu. 2008′den beri süren “küresel kriz” modernitenin krizidir. Batı, krizi bizi paramparça ederek, kaynaklarımıza yeni eller ve yöntemlerle el koyarak aşmak istiyor.
Halen devlet, hükümet ve bu paraleldeki aydınlar Kürt sorununu salt “terör sorunu” olarak görüyorlarsa, bu derin kriz konusunda hiç de sağlıklı bir anlayış ve analiz perspektiflerinin olmadığını gösterir. Bana sorarsanız dinî gruplar, cemaatler ve tarikatlar -ve en çok muhafazakâr demokratlar- dünyada, bölgede ve ülkemizde olup bitenler konusunda yeterli bir analiz çerçevesine sahip değiller. Olup biteni doğru dürüst algılamıyorlar. Ancak bu, PKK veya BDP çevrelerinin sorunu doğru anladıkları anlamına da gelmiyor. İslamcılar, Türk ve Kürt milliyetçileri ve bilhassa küresel dogmalardan hiç kuşku duymayan liberaller ve onları takip eden sol ve milliyetçi kökenden gelen aydınlar oturup yeniden düşünmelidirler. Belki birlikte müzakereler yapmalı. Burada rahmetli Bediüzzaman’ın dediğini hatırlamanın tam sırasıdır: “Eski hal muhal, ya yeni hal ya yeni izmihlal!”
Nadir ile Simin: Bir ayrılık
0Cihan Aktaş, İranlı yönetmen Asgar Ferhadi’nin Altın Ayı ödüllü filmini yazdı:
Salt aşka dayanan bir evlilik yapmışsa çift, aşklarının hayatın karşılarına çıkartacağı her meşakketin bir çırpıda üstesinden geleceğine inanmaya meyyaldirler başlangıç yıllarında. Aşk zor zamanların telafi çabası, çöküşten yüzeye çıkarma gücüne sahip başlıca sebep ve asıl olarak da varlığın biricikliğine imanı tazelemede güç kaynağı. Peki durum kötünün kötüsünü çağıran olaylar zinciriyle bir çıkmaza giriyorsa ne olacak… Aşkı paranteze almaya yöneliyor iki kişiden biri, bazen de iki taraf birden; kalpleri parça parça da olsa. Nadir ile Simin’in başlarına geldi bu; boşanma yeteri kadar zorken, Nadir’in alzheimer hastası babasının sorunları nedeniyle daha da ağırlaştı. Maharetli bir hastabakıcı böyle durumlarda şartların kolaylaşmasına katkıda bulunabilir, ama profesyonel bir hastabakıcı değilse tercih edilen henüz, güvenilir bakıcıyı bulmak o kadar da kolay olmaz.
Sözünü ettiğim durum Asgar Ferhadi’nin bu yıl Berlin’de “Altın Ayı” ödülü kazanan filmi, “Nadir ve Simin: Bir Ayrılık”ta yaşandı. Çoğu kez yabancı festivallerde ödüller alan filmlere İranlı eleştirmenlerin burun kıvırdığı görülür. Bu film için farklı oldu. Nadiren yaşanan bir durum çıktı ortaya: Hem eleştirmenler beğendi filmi, hem sinema yönetimi ilk tereddütlerin ardından çok da dışlayıcı bir tutum izlemedi, hem de Asgar Ferhadi’nin beşinci uzun metrajlı filmi gişede seyircinin büyük ilgisine mazhar oldu. Filmin başoyuncuları olan Leyla Hatemi ve Peyman Moadi gerçekten çok başarılı bir oyun çıkarıyorlar. Ferhadi ise İran sineması içinde yeni bir üslup ortaya koyan bir yönetmen kimliğinin altını çiziyor. Ne entelektüel ne de “farsi” olan bir sinema bu. Ne salt festivaller için yapılmış, ne de sadece gişe kaygısını gözettiği söylenebilir. Filmin akışı durgun olmaktan uzak. Buna karşılık sürükleyici olmak adına klişelere de başvurulmuyor.
Eleştirmenlere göre Ferhadi’nin filminin gördüğü ilginin sebepleri şöyle sıralanabilir: Yönetmenin önceki filmleriyle ilgili iyi izlenimler, filmin uluslararası festivallerde kazandığı başarı nedeniyle uyandırdığı merak ve daha önemlisi filmdeki toplumsal gerçekçi çizginin seyircide bulduğu karşılık. Ferhadi son on yıl içinde çektiği “Çarşamba Ateşi” ve “Eli Hakkında” isimli filmlerinde olduğu gibi bu filmde de aile çevresinden topluma, sorunları çözümlemek adına “yalan”ı tabileştiren telakkileri tartışıyor ve fonda da alzheimer hastası babanın ailenin hayatına getirdiği yeni sorumlulukla ilgili meseleler, seyirciyi içine çekiyor.
Filmin alzheimer hastası babaya özgü sarsıcı bölümlerinin dışında aklımda kalan sahneleri: Simin evi terk ederken eşyalarını bavula sığdıramıyor. Ortak olarak sevilen bir cd elden ele dolaşıyor. Anlaşarak ayrılan çift eşyalarını taksim edebilirlerse de biricik kızlarını nasıl paylaşacaklar? Simin babasının yanında kalmak isteyen kızı Terme’ye fısıldıyor: “Merak etme, ben ayrılmak için gitmiyorum aslında, baban yurtdışına gitme, göçme isteğimi geri çeviriyor ya, evden gitmek suretiyle bu konuda düşünmeye zorlamak istedim onu.”
Kimse pek dillendirmese de seyirci biliyor: Simin biraz da alzheimer hastalığının evin fezasını kapatan ağır tezahürlerinden kaçıyor. Unutan Adam, apartman dairesinin sınırlarında sanki Simin’in kendisini unutmasının da müsebbibi olacak. Hani aşkın gücü her şeye yeterdi? Karısı tarafından terk edilen Nadir’in üzüntüsüne bakıcı kadının ihmali yüzünden yatağından düşerek yaralanan babasına duyduğu acıma ekleniyor. Öfkeye dönüşen karışık duygularıyla bakıcı kadını kovuyor evden. Bir tarafta boşanma süreci, diğer tarafta hasta babanın ağır bakımı… Banyoda babasını yıkarken akmaya başlayan gözyaşları, yaşlı adamın sırtından akan sulara karışıyor kahramanımızın. Her şeye rağmen babasına ihtimam göstermek için elinden geleni yaptığını görüyoruz Nadir’in. Onu el futbolu oyununa katıyor, gittiği her yere taşıyor arabasıyla.
Öte yandan Bakıcı Kadın çocuğunu düşürmüştür ve bunu sebebi olarak Nadir’in kendisini evden kovarken merdivenden itmesini gösterir. Mahkemelik olurlar. Yargıç, kadının hamile olduğunu bilip bilmediğini sorduğunda, “bilmiyordum” der Nadir. Sahiden bilmiyor mudur? Terme kuşkulanır ve babasını sorgular. “Biliyordum, sana ders veren öğretmene hamileliğiyle ilgili bir şeyler anlatırken mutfaktaydım ben, duymuştum, ama onu kapıdan kovarken bunu düşünmedim, inan, onu kovarken hamile olduğu bir an olsun aklıma gelmedi”, der Nadir.
Bakıcı kadın her ifadesiyle dindarlığını dillendiren biri, mesela Nadir’in yaşlı babasına eliyle dokunabilir mi, haram olmaz mı bu, adam elden ayaktan düşmüş, yine de nedir fıkhen durumu, bunları sormak için telefonla yetkili mercileri arayıp fetva istiyor. Ancak o da o kadar dürüst değil; hem çalıştığı yeri işsiz güçsüz, lümpen, belalı bir adam olan kocasından gizliyor, hem de çocuğunun düşmesinin asıl sebebini açıklamaktan çekindiği için, Nadir’in onu itip kakması nedeniyle düşük yaptığını iddia ediyor. Oysa gerçek farklı: Daha işe başladığı ilk gün dikkatsizliği yüzünden yaşlı adam evden kaçtı, o da yaşlı adamı caddelerde aradığı sırada bir arabanın çarpması sonucu hiç hafif olmayan, çocuğunu düşürmesine yol açan bir kaza yaşadı. Mesele şu ki yaşlı da olsa bir erkeğe bakma sorumluluğunu üstlendiği işini kocasından gizlediği ve yaşlı adamla ilgili kaza geçirmesine sebep olan ihmalini Nadir’e bildirmekten kaçındığı için de yalana başvurdu. Kaza sonucu çocuğu düşünce de suçlu olarak kendisini hırpalayarak merdivenlerden düşmesine sebep olan Nadir’i işaret etti.
İyi de Nadir onu merdivenlere itmiş olamaz, bu konuda emin kendisi, kızı Terme ile defalarca tatbikat yaptı: Kapıdan itmiş olsa, merdiven basamaklarından yuvarlanması imkansız kadının, böyle bir itme sırasında kişi ancak sahanlığa doğru itiliyor ve oradan da en fazla gidip sahanlık parmaklıklarına yaslanıyor; işte bak, böyle.
Dini bütün kadın gibi meselelere matematiksel açıklamalar getiren babası da fütursuzca yalan söyledi. Bu durumda Terme ne yapsın, kime inansın? Babası hiç de beyaz olmayan bir yalana başvurdu, bakıcı kadının hamile olduğunu bilmediğini bildirdi. Ah evet, kızgındı kadına o sıra, bakımından mesul olduğu hasta babasını evde yapayalnız bırakıp çıkmıştı kadın, bu nedenle de yaşlı adam yatağından düşerek yaralanmıştı; izleri ayan beyan ortada. Çok da geçerli sebeplerle başvurduğu yalanını dile getirdiği takdirde hapse düşebilir ve o durumda hasta babası tamamen ortalıkta kalacak; Terme bunu anlayamıyor mu…
Hiç anlamıyor bunu Terme, sonuna kadar da anlayamadı. Güven duymayı istediği insanların irili ufaklı yalanları karşısında bocalıyor en son ana kadar, babasıyla annesinin boşanma davası için girdiği mahkeme salonunda bile…






