Mayıs, 2011 Arşivi

Hangi Fetih ?

0

İstanbul’un Fethi’nin 558. yıl dönümü vesilesiyle Mustafa İslamoğlu’nun “Hangi Fetih ?” başlıklı yazısından:

…… eğer insanın fethini gerçekleştiremezseniz, İstanbul’un fethini gerçekleştirmiş olmanız tek başına yetmiyor. Muhal farz İstanbul işgal altına girdiğinde ne olacak idiyse, onun aynısı, belki daha da beteri insanınıza ve inancınıza reva görülüyor. Varsayın ki Bizans devam ediyor; söyler misiniz, başörtülü kızlarınız saçlarından sürüklenerek okudukları okullardan, çalıştıkları iş yerlerinden atılırlar mıydı? Kur’an öğretmek yasaklanır mıydı? Kur’an kursları kapatılır, sarıklılar ve cübbeliler sokaklardan toplanır mıydı?

Belki evet, belki de hayır!

Bu soruları, İstanbul’u kısa bir süre işgal eden İngilizler’in başkenti Londra ile karşılaştırarak da sorabilirsiniz: Niçin kızlarımız işgalcinin başkenti Londra’da inançlarına uygun kıyafetlerle okuyabiliyor da, ‘işgalden kurtarılmış’ İstanbul’umuzda okuyamıyor?

Burada ele almak istediğim “insanın fethi”, bu “niçin”lerin cevabını içinde barındırıyor.

Toprağa verdiğiniz önemi insana vermezseniz; toprağınızın kurtuluşu için ölür de, insanın kurtuluşu için hastalanmazsanız, sonunda olacağı budur: Toprak sizde kalır, insanınızı yüreklerinden ve zihinlerinden işgal edip duygu ve düşüncesine tecavüz ederler, onu zincirini yüreğinde taşıyan postmodern bir esir haline getirirler; siz de Hoca’nın yaptığı gibi, karganın elinizden kapıp götürdüğü pasta malzemesinin ardından bakakalır ve “tarifesi bendedir” diye züğürt tesellisine sığınırsınız.

Önce insan

Bir âdem, bir âlemdir; inanın buna

İskender, Sezar, Darius, Konstantin, Muaviye, Abdülmelik, Cengiz, Timur, Fatih, Kanuni, Napolyon ya da Hint, Çin, Mısır, Yunan, Roma, Asur, İran, Roma, Emevi, Abbasi, Osmanlı, Birleşik Kırallık, ABD…

Bütün bunların hakimiyet alanının büyüklüğüyle bir tek insan gönlünün büyüklüğü arasında bir karşılaştırma yapsanız, hangisinin hakimiyet alanı daha büyüktür dersiniz?

Bu soru karşısında hiç tereddüt etmeden diyebilirim ki; bir tek insanın gönlü yeryüzünün en büyük imparatorluğundan daha büyüktür. Ve elbette bir yüreği fetheden yürek fatihi, tüm yeryüzünü istila eden bir cihangirden daha büyük bir zafer kazanmıştır

Bunu anladığınız gün, halife Hz. Ömer’in, kendisinin müsadesi olmadan tüm dünya devletlerinin cihangirliğe atlama taşı olarak kullandıkları Mısır’ı fetheden Amr b. As’a madalya takacağına, haberi alır almaz kızıp niçin “Eyvah!..” dediğini; Bahreyn muhafızı Ala b. Hadrami’nin, asileri kovalama bahanesiyle ilk kez körfezden İran’a girip oraları hiçbir mukavemet görmeden ele geçirdiğini haber alınca, başkalarının taltif edeceği bu komutanı niçin görevden aldığını, işte o zaman anlayacaksınız.

 

O zaman anlayacaksınız ki, hayatın tamamı bir “fetih”ten ibarettir.

Vahiy, Fettah olan Allah’tan insana fetihtir.

İbadet, “ünsiyet” sahibi insandan Allah’a fetihtir.

Keşif, insandan doğaya ve eşyaya fetihtir.

Dâr u devlet, insandan toprağa fetihtir.

Cihad, insandan insana fetihir.

Ve fetih bitimsizdir.

 

Mustafa İslamoğlu

Çok eşliliğe izin çıksın mı?

0

Gülay Göktürk’ün “Çok eşliliğe izin çıksın mı? (1)” / “Çok eşliliğe izin çıksın mı? (2)” başlıklı yazılarından

 

Bir gün bir yasa yapacaklar ya da bir yasayı değiştirecekler; haydi, herkes başka türlü yaşamaya başlayacak…

Siz sanıyor musunuz ki, bugün tek eşli olarak yaşayan erkekler yasalar izin vermediği için öyle yaşıyor ya da şöyle soralım; çok eşlilik yasal hale gelse, bugün tek eşli yaşayan erkekler hemen kapıda bekleyen kumaları eve mi dolduracak?

Yine, siz sanıyor musunuz ki, bugün kocasının ikinci evliliğine razı olmayan, bunu aklından bile geçirmeyen kadınlar, yasa değişince kuma gelmesine razı olacak? “Eh mademki yasal hakkın, sen de getirebilirsin. Şeriatın getirdiği kuma kıskanılmaz” diyecek…

İşin doğrusu şu ki, yasalar ne derse desin, bu konuda hayat zaten hükmünü sürdürüyor. Koca, “ben ikinci eş istiyorum” dediğinde direnebilen kadın kendi gücüyle direniyor; yasadan aldığı güçle değil. Çekip gitme gücü olan kadın çekip gidiyor; karısının çekip gideceğini bilen adam da zaten kumayı getiremiyor.

Çok eşlilik yasağının devam etmesini savunanlarla izin çıkmasını savunanlar birbirlerinden yüz seksen derece ayrı noktalarda görünseler de aslında aynı noktada birleşiyorlar: Kadını korumak…

Tek farkları, farklı kadınları korumaya çalışmaları.

Tek eşlilikten yana olanlar birinci eşi koruma altına almaya çalışıyor; çok eşlilik taraftarları da sonradan gelecek olanları…

Ve dikkat ederseniz, iş bu noktaya geldiğinde tartışma duygusal değil, tamamen iktisadi bir tartışmaya dönüşüyor.

Tek eşlilikçiler birinci eşin koca ve onun mal varlığı üzerindeki tekelini güvence altına almaya çalışıyor. İmzayı ilk bastıranın bu gücü başkalarıyla paylaşması ihtimalini ortadan kaldırmaya çalışıyor. Çok eşlilikçiler ise çaresizlik yüzünden kuma gitmeye razı olmuş kadınların asıl mağdur olduğunu düşünüyor. Onların “haklarını” (yani evliliğin sağladığı imtiyazları) koruma altına almaya çalışıyor. “Mademki erkekler bunu zaten yapıyor, bari nikahına alsın ve bedelini de ödesin” diye düşünüyor.

Böylece iki taraf da benim tüylerimi diken diken eden bir anlayışta birleşmiş oluyorlar: Evliliği kadın için ömür boyu geçim garantisi -bir nevi sigorta- olarak gören bir anlayış bu…

Siz istediğiniz kadar Medeni Kanun’u değiştirin, erkeği aile reisi olmaktan çıkarın, “her iki eş de evin ve çocukların bakımından yükümlüdür” diye madde ekleyin; bu bakış açısı değişmiyor. Kadınlar ve erkekler; kuma getirenler ve getirmeyenler; kumalı hayata razı olanlar ve olmayanlar; yani bu tartışmaya giren herkes, bir erkek bir kadını “aldı mı” ömür boyu bakma yükümlüğünü de üstüne alır noktasında birleşiyor.

Bu, öylesine güçlü bir kabul ki, geleneksel çevreleri aşıp feminist akımı bile etkisine almış durumda. Evet,“bağımsız ve özgür” kadın idealine sahip olması gereken feministler bile, evliliği kadının en önemli güvencesi olarak görmeye devam ediyor ve kadının “evlilik haklarını” güvence altına almak üzere tedbirler öneriyor. Boşanma, nafaka, mal rejimi tartışmalarına hep bu perspektifle bakıyor.

Böyle bakınca da, çok eşlilik gibi bir tartışmada onlar da tıpkı geleneksel kesimler gibi iki seçenekle sınırlı kalıyor: Ya birinci kadının yanında yer alacak ya da sonra gelen kadınların…

Onlar birinci kadını seçiyor.

***

Tartışma hiçbir zaman tek cevabı olmayan bir soru üzerinde yürüyor: Hangi aile modeli daha iyidir; hangisi daha yararlı, daha doğrudur?

Af edersiniz ama kimin için iyi; kimin için yararlı; kimin için doğru?

Ülkeleri yönetenler bu soruya “toplum için” diye cevap verirler. Oysa bu, aldatıcı bir cevaptır. Çünkü toplumlar homojen yapılar değildir. İçinde her konuda farklı çıkarları olan, farklı değer sistemlerine sahip, farklı dünya görüşlerini taşıyan sayısız grup ve birey barındırır.

O yüzden de “nasıl bir aile modeli doğrudur” sorusunun tek bir cevabı yoktur. Cevap vermeye soyunan herkes kendi dünya görüşü, kendi ahlak anlayışı ve tabii ki kendi çıkarı doğrultusunda bir cevap verir.

Asıl sorulması gereken soru, devletin böyle bir konuda kural getirmeye hakkı olup olmadığı sorusudur.

İşte ben bu soruya kesinlikle hayır diyorum.

Sözünü ettiğimiz şey, insanların en özel hayatı… Özel hayatını kendi istediği gibi kurmak bir insanın temel hak ve özgürlüklerine girmezse, başka ne girer? Bir yandan özel hayatın dokunulmazlığı deyip duracaksınız, bir yandan da insanların özel hayatına ilişkin bir model ortaya koyarak bu modeli yasal zorunluluk haline getireceksiniz. Herkesi tek bir aile içine hapsedip “hepiniz için en iyisi bu” diyeceksiniz. Tek tip düşüncenin, tek tip kıyafetin, tek tip eğitimin, tek tip olan her şeyin çatırdadığı bir çağda, tek tip bir aile modelini herkese dayatacaksınız.

İşte bu olmaz! Bu konuyu Meclis’te karara bağlayamazsınız. Bu soruyu referanduma sunamazsınız. Yapabileceğiniz tek şey, bu konuya karışmamaktır. Herkesin kendi bildiği gibi yaşamasına olanak tanımaktır. Bu konuda devlete düşen tek görev, noterlik görevi olabilir. İnsanların üzerinde anlaştığı evlilik akdini tasdik ettirmek istedikleri zaman başvurdukları bir noter…

 

 

 

Liberalizmle Mücadele Edelim / Mao Zedung

0

Biz aktif ideolojik mücadeleden yanayız; çünkü bu mücadele, Parti ve devrimci örgütler içinde savaşımızın yararına olan birliği sağlayan silahtır. Her komünist ve her devrimci bu silaha sarılmalıdır.

Buna karşılık liberalizm, ideolojik mücadeleyi reddeder ve ilkesiz barıştan yanadır; bu yüzden yozlaşmış ve bayağı bir tavra yol açar, Parti ve devrimci örgütler içindeki bazı birimlerde ve bireylerde siyasi soysuzlaşmayı doğurur.

Liberalizm, kendisini çeşitli biçimlerde gösterir.

Bir kimse açıkça hata işlediğinde, barış ve dostluk uğruna işi oluruna bırakmak; eski bir tanıdık, bir hemşeri, okul arkadaşı, yakın bir dost, sevilen biri, eski bir meslektaş ya da alt kademeden eski bir arkadaştır diye ilkelere bağlı tartışmadan kaçınmak. Ya da arayı bozmamak için, meseleye derinliğine girmeyip, şöyle bir dokunup geçmek. Bunun sonucunda hem örgüt, hem de o kişi zarar görür. Bu, liberalizmin birinci biçimidir.

Düşüncelerini örgüte aktif olarak iletmek yerine, özel çevrelerde sorumsuz eleştirilere girişmek. Kişilerin yüzlerine karşı hiç bir şey söylemeyip arkalarından çekiştirmek ya da toplantıda birşey söylemeyip sonradan dedikodu yapmak. Kollektif hayatın ilkelerine kulak asmayıp kendi bildiğini okumak. Bu, liberalizmin ikinci biçimidir.

Kendini şahsen ilgilendirmeyen işlere kayıtsız kalmak; yanlış olanı pek iyi bildiği halde, mümkün olduğu kadar az şey söylemek, açıkgöz davranıp, kaçak güreşmek; sadece, suçlanmamaya bakmak. Bu, liberalizmin üçüncü biçimidir.

Emirlere uymayıp kendi görüşlerini herşeyin üstünde tutmak. Örgütten özel bir ilgi beklemek, buna karşılık örgüt disiplinini tanımamak. Bu, liberalizmin dördüncü biçimidir.

Birlik, ilerleme ya da çalışmanın gerektiği gibi yapılması için hatalı görüşlere karşı tartışmak ve mücadeleye girişmek yerine, kişisel saldırılarda bulunmak, hır çıkarmak, kişisel kin gütmek ya da öç almaya bakmak. Bu, liberalizmin beşinci biçimidir.

Karşı çıkmaksızın yanlış görüşleri dinlemek ve hatta karşı-devrimci düşünceleri duyup da haber vermemek, bunları sanki hiçbirşey olmamış gibi kayıtsızlıkla karşılamak. Bu, liberalizmin altıncı biçimidir.

Kitleler arasında olup da propaganda ve ajitasyon yapmamak ya da kitle toplantılarında konuşmamak, kitleler içinde araştırma ve inceleme yapmamak; tersine, kitleler karşısında kayıtsız kalmak, kitlelerin dertleri ile hiç ilgilenmemek, bir komünist olduğunu unutarak komünist olmayan sıradan biri gibi davranmak. Bu, liberalizmin yedinci biçimidir.

Birinin kitlelerin çıkarlarına zarar verdiğini görüp de tepki duymamak, onu vazgeçirmemek, engellememek, ya da ikna etmemek ve bunu sürdürmesine göz yummak. Bu, liberalizmin sekizinci biçimidir.

Belli bir plan ya da yön olmadan, gönülsüz, baştan savma çalışmak, gün doldurmaya bakmak, “gözlerimi kaparım vazifemi yaparım” tavrı takınmak. Bu, liberalizmin dokuzuncu biçimidir.

Kendisini devrime büyük hizmetlerde bulunmuş saymak, kıdemli olmakla böbürlenmek, büyük görevler için yetersiz olduğu halde küçük görevlere dudak bükmek. Çalışmada savruk, öğrenmede gevşek olmak. Bu, liberalizmin onuncu biçimidir.

Hatalarının farkında olmak, ama onları düzeltme yolunda hiç bir çaba göstermemek, kendine karşı liberal bir tavır takınmak. Bu, liberalizmin onbirinci biçimidir.

Daha bir çoğunu sayabiliriz. Ama bu onbir tanesi başlıca biçimleridir.

Bunların hepsi de liberalizmin birer ifadesidir.

Liberalizm devrimci bir topluluğa son derece zararlıdır. Birliği kemiren, dayanışmayı zayıflatan, kayıtsızlığa yol açan ve ayrılık yaratan yıkıcı bir şeydir. Devrimci safları sağlam bir örgütlenmeden ve sıkı bir disiplinden yoksun kılar, politikaların uygulanmasını engeller. Parti örgütlerini Partinin önderlik ettiği kitlelerden koparır. Bu, son derece kötü bir eğilimdir.

Liberalizm, küçük-burjuva bencilliğinden kaynaklanır, kişisel çıkarları birinci plana alır, devrimci çıkarları ikinci plana iter ve bu da ideolojik, politik ve örgütsel liberalizme yol açar.

Liberal kimseler Marksizmin ilkelerini soyut birer dogma olarak görürler. Marksizmi kabul ederler, ama onu uygulamaya ya da hakkıyla uygulamaya yanaşmazlar; liberalizmlerinin yerine Marksizmi koymaya yanaşmazlar. Bu kimselerde Marksizm vardır, ama aynı zamanda liberalizm de vardır. Marksizmden söz eder, liberalizmi uygularlar. Marksizmi başkalarına, liberalizmi kendilerine uygularlar. Bunlar her iki malı da dağarcıklarında bulundururlar ve her birini kullanacak yer bulurlar. Bazılarının kafası işte böyle işler.

Liberalizm, oportünizmin bir ifadesidir ve Marksizme tamamen aykırıdır. Olumsuzdur ve nesnel olarak düşmana hizmet eder; içimizde sürüp gitmesinden düşmanın hoşnut olması bundandır. Bu niteliğinden dolayı liberalizmin devrim saflarında yeri olmamalıdır.

Olumsuz bir özü olan liberalizmin üstesinden gelmek için olumlu bir özü olan Marksizmi kullanmalıyız. Bir komünist meselelere etraflı bir şekilde bakmalı ve sağlam ve faal olmalıdır; devrimin çıkarlarını canı gibi korumalı ve kişisel çıkarlarını devrimin çıkarlarına tabi kılmalıdır; Partinin kollektif hayatını sağlamlaştırmak ve Parti ile kitleler arasındaki bağları güçlendirmek için her zaman ve her yerde ilkelere bağlı kalmalı ve bütün yanlış düşünceler ve eylemlerle bıkmadan usanmadan mücadele etmelidir. Parti ve kitlelerle, herhangi bir kimse ile ilgilendiğinden daha fazla ve gene başkalarıyla, kendisi ile ilgilendiğinden daha fazla ilgilenmelidir. Ancak böylelikle komünist adına hak kazanabilir.

Bütün sadık, dürüst, faal ve açıksözlü komünistler, aramızdaki bazı kimselerin gösterdiği liberal eğilimlere karşı koymak için birleşmeli ve onları doğru yola getirmelidir. Bu, ideolojik cephemizdeki görevlerden biridir.

7 Eylül 1937

Mao Zedung, Seçme Eserler II, Kaynak Yayınları, Üçüncü basım: Nisan 1992

 

 

 

Katliam, Etnik Temizlik, Soykırım ?

0

Serdar Kaya’nın Sözde Değil Özde Soykırım başlıklı yazısından:

Katliam

Katliam, sadece ve sadece, çok sayıda insan öldürme işidir. Örneğin, II. Dünya Savaşı’nda Japonya’ya atılan atom bombaları ile yapılan, çok büyük bir katliamdır. 1999 yılında ABD’nin Kolorado eyaletindeki Columbine Lisesi’nin iki öğrencisinin 11 öğrenci ve bir öğretmeni öldürmeleri ise, küçük bir katliamdır.

Etnik temizlik ve soykırım ise, belli bir kimliği taşıyan insanları bilinçli bir şekilde hedef almayı ifade etmesi itibariyle katliamdan farklıdır.

Etnik Temizlik
Etnik temizlik, belli bir kimliği taşıyan insanların herhangi bir coğrafi bölgedeki varlıklarını sona erdirmektir. Ancak bu sona erdirme işinin öldürmek suretiyle gerçekleştirilmesi şart değildir. Söz konusu kitleyi zorunlu göçe tabi tutmak ya da sınır dışı etmek gibi yöntemlerle de etnik temizlik yapılabilir. Bir başka deyişle, bir kişinin dahi burnunun kanamadığı etnik temizlikler de mümkündür. Dolayısıyla, kimi etnik temizlikler aynı zamanda katliamdır, ama her etnik temizlik katliam olmak zorunda değildir.

Soykırım
Birleşmiş Milletler’in Türkiye medyasında sıklıkla referansta bulunulan (ancak nadiren yer verilen) soykırım tanımı şöyle:

“Soykırım, aşağıdaki eylemlerden herhangi birinin, milli, etnik, ırki ya da dini bir grubu tamamen ya da kısmen yok etme niyetiyle gerçekleştirilmesidir:

(1) grubun üyelerini öldürmek,
(2) grubun üyelerinin ciddi derecede fiziksel ya da zihinsel zarar görmelerine neden olmak,
(3) grubu kısmen ya da tamamen fiziksel bir tahribe uğratacağı hesap edilen hayat şartlarına maruz bırakmak,
(4) grup içerisinde doğumları engellemeye yönelik uygulamaları yürürlüğe koymak,
(5) grubun çocuklarını zorla bir başka gruba transfer etmek.”

Bu tanıma göre, soykırımın en belirgin ayırt edici özelliği, herhangi bir kimliği taşıyanları “tamamen ya da kısmen yok etme niyeti”dir. Dahası, bu yok etme işinin katliam yolu ile gerçekleştirilmesi şart değildir. Söz konusu grubu ortadan kaldıracak (doğum engelleme, çocuk transferi gibi) yöntemler kullanmak suretiyle, tek bir kişiyi dahi öldürmeden de soykırım yapılabilir. Çünkü, soykırımda aslolan katliam değil, herhangi bir grubu yeryüzünden (kısmen ya da tamamen) silme girişimidir.

Her soykırım aynı zamanda bir etnik temizliktir, ama her etnik temizlik soykırım değildir. Kimi soykırımlar aynı zamanda katliamdır, ama her soykırım katliam değildir. Dolayısıyla, katliametnik temizlik ve soykırım, kimi kesişim kümelerine sahip olan üç müstakil olaydır.

1915 Bir Soykırım Mıydı?
Ermeni tehciri sadece zorunlu göçe dayalı bir etnik temizlikten ibaret değil. Gemilere doldurulup Karadeniz açıklarında sulara atılan Ermeni ailelerin varlığı, ölüm yürüşünün Anadolu’nun pek çok yerinde sistemi olarak kesintiye uğratılması, kilit görevlerdeki kimi İttihatçıların doğudaki katliam, tecavüz ve gasplara zemin hazırlaması gibi olaylar, planlı bir “yok etme niyeti”ne işaret ediyor.

Birleşmiş Milletler’in soykırım tanımında yer alan beş maddenin herbiri, bir olayı soykırım olarak nitelendirebilmek için tek başına yeter-şart teşkil eder. Bu noktada, tanımdaki birinci ve ikinci maddelerin tek başlarına 1915′i bir soykırım olarak nitelendirebilmeyi mümkün kıldıkları görülebilir. Ancak burada asıl ilginç olan, üçüncü maddedir. Çünkü, üçüncü madde, 1915′in tek cümlelik bir özeti gibidir. Bunun nedeni ise, bu maddenin bir bakıma gerçekten de 1915′i anlatıyor olmasıdır!

Şöyle ki, soykırım kavramını ilk kez ortaya atan Raphael Lemkin adlı hukukçu, hem 1915 tehcirinden hem de 1933 yılında Kuzey Irak’ta gerçekleşen Süryani Katliamından etkilenerek insanlık suçları üzerinde çalışmaya başlamış ve soykırım kavramı bu çalışmalar neticesinde ortaya çıkmıştı. Bu, şu anlamada geliyor:Türkiye’de “1915 bir soykırım mıdır?” diye tartışan bizler, aslında kendisine bakılarak soykırım kavramının tanımlandığı bir hadisenin soykırım olup olmadığını tartışıyoruz. Daha da kötüsü, vaziyetimizin bu olduğunu dahi bilmeyecek kadar cahiliz.

 

Sayfa Başına Git